Ekonomi Makaleleri

'Ekonomi ve Para Piyasaları' forumunda RAPAEL tarafından 18 Nisan 2011 tarihinde açılan konu

  1. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Mali Kural ne demek


    2009 yılında ülkemizde ekonomi politikasını belirleyenler 'Mali Kural' denen makroekonomik maliye politikası tercihini gündeme getirmeye başladılar ve medya ve akademik çevre ile diyalog başlattılar.

    Bir yıla yakın bir sürelik çalışmadan sonra da 2010 yılında 'Mali Kural' uygulamasının ne tür olacağını ülkenin yapısını göz önüne alarak belirlediler ve kamu oyuna ilan ettiler.

    Mali Kural ekonomi literatüründe teknik adı 'deficit bias' olan ve aslında bütçe açığı verme hastalığı da denilebilecek sorunun aşılması için bir disiplin getirmek ve politikacıların kendi ellerini bağlaması, yani bütçe açığının ve dolayısı ile kamu borç stoğunun büyümesini engellemek, ve bütçe açığı ve borç gerçekleştiği taktirde de taktirde de bunun nasıl ve hangi hızla ortadan kaldırılacağını da peşinen belirlemek anlamına geliyor. Yani Yunanaistan'ın durumuna düşmemek çabası demek!

    Bol kepçe harcama yapmayan politikacının kendini dünyanın her yerinde rahat hissedemeyeceğini düşünürsek, politikacıların kendi ellerini kanuni kısıtlar ile bağlamaları entresan bir olgu.

    Tabii ülkemizin politikacısı aslında kendi elini bağlamak zorunda!
    Bizim gibi, örneğin sosyal güvenlik sistemimizde olduğu gibi, 46 yaşında ortalama emekli stoğu ile ve şu anda 15 yaşını geçenlerin 77 yıl kadar ortalama hayat beklentisi sonucu, 31 yıl ortalama emeklilik olan bir ülkede, salt sosyal güvenlik açığının GSYİH oranı olarak yüzde beş düzeyine ulaşmış olması ve bu açığın 2040-2050 yıllarına kadar azalmayacağı durumu, politikacıyı ürkütüyor ve mali kural yaklaşmına itiyor. Bu nedenle de konu politize edilmemesi gereken bir konu.

    Tabii mali kurallar çeşitli şekilde gerçekleştirilebilir. IMF'in öncü sayılması gereken Kopits ve Symansky (1998) çalışması üç çeşit mali kural türü tanımlamış.

    Birincisi, denk bütçe veya bütçe açığı/GSYİH oranı üzerinden tanımlanmış bir kural. Ancak burada ayrıca structural veya cyclical denen ve yapısal veya döngüsel dediğimiz türden açıkların göz önüne alınması gerek.
    Örneğin bizim sosyal güvenlik açığımız GSYİH oranı olarak uzun zamandır yüzde 5 düzeyini aşmış (kabaca yılda 30 -35 milyar dolar demek) yani yapısal.

    Döngüsel (cyclical) açık ise örneğin 2008-2009 yılında yavaşlayan ekonomi ortamında düşen vergi hasılatı sonucu açık vermek, veya global krize giren ekonomilerin bütçe açığını büyüterek ekonomiyi ayakta tutmaya çalışmaları gibi olgular sonucu ortaya çıkan açık türü bütçe açıkları.
    Tabii uygulamada cari bütçe gelirleri ile cari bütçe giderleri arasında dengeyi hedeflemek ve devletin sadece yatırım harcamaları için borçlanmasına izin vermek gibi türleri de olabiliyor.
    İkinci tür mali kural ise mali kuralın borçlanma üzerinden tanımlanması gibi yaklaşımlar. Örneğin devletin ülke içinden borçlanmasını yasaklamak veya devletin Merkez Bankası'ndan borçlanmasını yasaklamak veya sınırlandırmak, veya devletin borçlanmasını geçmiş vergi hasılatının (veya harcamanın) belli bir yüzdesinden fazla olmaması şeklinde bir sınır getirmek.

    Üçüncü tür mali kural olarak da borç veya rezerv temelli mali kural denen ve ya kamunun ilerde altına gireceği yükümlülüklerin brüt veya net stokunu GSYİH oranı olarak sınırlamak, veya bütçe dışında biriken rezerv fonlar gibi gibi şeylerin (işsizlik sigortası fonu mesela) GSYİH oranının belli bir düzeyin altına inmesini yasaklamak türü kurallar.

    Bizim bu gün tercih ettiğimiz yaklaşım bütçe genel dengesi üzerine kurulmuş bir mali kural, yani ilk kategoriden. Ama hem yapısal hem de döngüsel açığı da göz önüne alıyor.

    Kural aslında basit. Kuralımız iki parçadan oluşuyor. Bir örnek vererek analatıyoruz!

    Uzun vade hedefi olarak yüzde bir düzeyinde bütçe açığı/GSYİH oranı kuralı konmuş.
    Yani bir yılda yüzde 4 bütçe açığı varsa, bundan yüzde 1 hedefini çıkartacağız ve aradaki yüzde 3 farkın üçte birini önümüzdeki yıl kapatacağız (örnek ve suni sayılar kullanıyoruz). Bu durumda da dengeye ulaşmak için bir sonraki yıl bütçesinde GSYİH oranı olarak yüzde 1 (4 eksi 1 bölü 3 eşittir 1) düzeyinde bütçe açığı iyileştirmesi yapmayı kanuni zorunluluk haline getirmişiz.

    Ancak bir de döngüsel bütçe açığı etkisini ortadan kaldırmak için kuralın ikinci parçasını hesaplanmak zorundayız .

    Uzun dönem büyüme hedefi olarak yüzde 5 reel büyüme alınmış.
    Farzedelim ki bu yıl büyüme yüzde 2 oldu. Büyüme hedefinden yüzde 3 düşük kalmışız. Bu da bütçe gelirlerinin düşük çıkması açık ve borç büyüyecek demek. Bu durumda 5 eksi 2 eşittir 3 ve bölü 3 eşittir 1 hesabıyla 1 puan da döngüsel bütçe açığı nedeni ile mali kural bütçe açığı düzeltmesi eklememizi emrediyor.

    Bu nedenle de yüzde 1 artı yüzde 1 yani yüzde 2 puan bütçe iyileştirmesi yapmak zorundayız ki bütçe dengesinin açığı küçülmeye başlasın ve açık zaman içinde küçültülerek borç stoğunun artışı frenlenmiş olsun.
    Mali Kural konusuna devam edeceğiz.

    Akşam
     
  2. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Önce iyi eğitim sonra hobiler


    Bana en çok yapılan okur eleştirisi 'Kardeşim bir adam hem ekonomiden hem de futboldan, basketboldan nasıl anlar? Zatınız iktisatçı mı, spor yazarı mı?' türü bir saçmadır. Bu soruyu üreten insanlar, aslında başka insanların hobileri, özel merakları olmasını, hobiler ve özel meraklarda dar profesyoneller kadar etkili performans sergileyebileceklerini düşünmeyen sığ bir bakış açısına sahiptirler. Bu kişiler, insanların hemen her yapmak istediklerini, çok istiyorlarsa yapabileceklerini, bunun bir merak, eğitim ve zaman ayırma, yani bir tercih ve kültür meselesi olduğunu görmezler. Adeta 'model insan', dar bir konuda uzman, diğer konularda ise uzaktan pasif izleyici olmalı gibi bir kanaatları vardır. Ancak kalkınmış veya hızla kalkınan ülkelerde, eğitimin kalkınma, değişme ve gelişmenin temel motoru olduğu, eğitimin ezberletilenleri tekrar etme olmadığını, dar alanda uzmanlığın kalkınma için yeterli olmadığını, yaratıcı insanların, çözüm üreten insanların birçok konuda ve birçok alanda iyi eğitilmiş, çok boyutlu insanlar oldukları bilinir. Merak, hobi alkışlanır ve teşvik edilir. Eğitim ise her şeyin esasıdır.
    Cuma günü İstanbul'da Bahçeşehir Üniversitesi'nde gerçekleşen uluslararası 'Eğitimin ekonomik kalkınmaya katkısı' panelinde, Yenilikçi Eğitim Araştırma Merkezi YEGAM, Başkanı İsveçli eğitim politikaları uzmanı Dr. Annelie Strath yönetiminde faaliyetini başlatırken, ABD, Finlandiya, Japonya ve OECD'den gelen ve ülkemizden katılan uzmanlar, eğitime ve insana yatırımın ülkeye neler sağlayacağını bir kere daha tartıştılar. Cumartesi günü akşamı ise eğitimin nelere kadir olduğu Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda sergilendi. Devlet Bakanı Egemen Bağış himayesinde ve gurur kaynağımız Şef Gürer Aykal yönetimindeki İstanbul Sinfonietta topluluğu 'Yüreklendirme Konseri' çerçevesinde önce Mozart'ın Re Majör Divertimentosu'nu icra etti.

    l İkinci bölümde ise Bach'ın iki Keman için Re Minör Konçertosu çalınırken, sahnede Şef ve Orkestra'ya katılan hoş ve çağdaş iki insan vardı. Biri yani Kemal İnan 1960'lı yıllarda Ankara Koleji'nde, ODTÜ ve Califormia Berkeley'de lise, lisans, master ve doktora eğitimi almış bir Elektrik Mühendisi. ODTÜ, Berkeley, Warwick ve Sabancı Üniversitesi'nde akademisyen, Bölüm Başkanı ve Dekan gibi görevlerde bulunmuş. Eğitimli ve hoş bir insan olan Kemal İnan aynı zamanda kemancı. Nasıl olur? Bugün yetmişe dayanmış Kemal Bey 1953-1958 arasında gençken keman dersi almış ve çalmış, yaylı sazlar dörtlülerinde çalışmış. 1960'lı yıllarda ara verdiği kemana, 2004 yılından itibaren müzik hocası ve kemancı Aida Boydağ ile yeniden başlamış. Aida Boydağ ise Arnavutluk kökenli bir kemancı, İstanbul Borusan Filarmoni Orkestrası ve CRR Senfoni orkestrası üyesi! Öğrencisi ile beraber icra ederken tabii ki çok mutlu idi. Kemal Bey bizim bazı kafalara göre keman çalmamalı, senfonide icra yapmamalı: İnsan tek bir iş yapar, sonra da kenarda orturur, torunla parkta gezer diyoruz ya! Bu kafadaki insanlar tıklım tıklım dolu salonda Kemal Bey'in alkışları nasıl topladığını görseler şaşırırlardı.

    l Üçüncü bölümde ise Gürer Aykal yönetimindeki Senfonietta, izleyicilere büyük zevk veren bir yaklaşıma destek verdi. Aşağıda insanların çoğu benim 1960'lı yıllardan okul arkadaşım. Bu nedenle tarafsız olamam. Murat Sungar bir Büyükelçi. Ankara Koleji ve Mülkiye sonrasında NATO (Brüksel), İslamabad, Washington, N.York , Y.Delhi, Cenevre (BM) gibi yerlerde görev yapmış bir büyükelçi. Ama üniversite yıllarında piyanonun başına oturdu mu insanları mutlu edecek şeyler çalan müthiş bir müzisyendi. Murat emekli oldu, boş durmadı, bir 'Pop Sinfonietta' üretti.Cumartesi gecesi bestesi Gürer Aykal yönetiminde ve 'genç' müzisyen arkadaşları ile beraber çalındı Kimler vardı ?

    l Burak Gürsel de Mülkiye'den okul ve sınıf arkadaşım. Yurtta sürekli gitarını çalar, şimdi Almanya'da olan gitarcımız Yalım ve yeni emekli olan son ABD Büyükelçisi Nabi Şensoy ile beraber 'kafamızı şişirirdi' (bu arada Nabi Şensoy eğer diplomat olmayıp futbolcu olsa idi, zirveye çıkar; Can Bartu, Metin Oktay gibi büyük futbol üstatları kadar yetenekli, sol ayaklı, nefis bir 10 numara olurdu, müziğe devam etse de, şöhreti bir şantör olması kesindi ). Burak da profesyonel müzisyenliği seçmedi, diplomat oldu; Kanberra, Yeni Delhi, NATO, Brüksel, Washington ve Tiflis'te görev yaptı, o da Büyükelçi oldu. Onun da çeşitli besteleri vardı. Murat'ın senfonisini çalarken yeteneğini bir kere daha açıkça ortaya koydu.

    l Tabii ki bir de baterist Durul Gence üstat var. Durul Gence ülkemizin müzik konusunda en üst mertebeye varmış bir insanı. Deniz Harp Okulu'ndan sonra ODTÜ'ye devam ederken TED Ankara Koleji'nde SWEATERS topluluğu ile insanları mutlu eden, sonra da kendi topluluklarını kuran Durul Gence, ABD'nin Berklee Müzik Okulu'nda eğitim gördü, 20 yıldır da Hacettepe ve ODTÜ'de caz dersleri veriyor. Şu anda da sanat ve müzik konusunda eğitim kurumları kurmak ve kitap yazmakla meşgul. Yetmiş yaşına dayanmış arkadaşları gibi o da bateride senfoniye katılırken, 'aldığı keyif' ve 'verdiği keyif' inanılmazdı.

    l Ve tabii bir de bas gitarcı Sedat Ergin var. Robert Kolej sonrası Ankara'ya göçen, Mülkiye'yi bitiren Sedat, bu 'müzik mafyasının' en genç (?) elemanı! Diplomat olmak yerine diplomasi uzmanı bir gazeteci olarak çalışmayı seçti, 1975 yılında gazeteciliğe başladı. Cumhuriyet Gazetesi, Hürriyet Washington ve Ankara temsilciliği, Milliyet Gazetesi Genel Yayın yönetmenliği ve şimdi Hürriyet köşe yazarlığı yapan Sedat, çeşitli gazetecilik ödülleri kazanmış bir kişi. Telli çalgıların tümünü çalabilen Sedat, bas gitar ile klasik müziğin nasıl birleşebileceğini Murat'ın bestesi icra edilirken çok iyi sergiledi.

    Ayakta alkışlanan bu 'yaşlı gençler' ve amatörleri yüreklendirmek için destek veren Gürer Aykal, izleyicilere bir kere daha mutluluk verirken, eğitim ve geniş kültürün toplum için önemini bir kere daha ortaya koyuyorlardı.

    Hepsine alkışlar!


    Akşam
     
  3. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Meliha Okur : Komşu bu kez sözünde duracak mı?


    İran, Brezilya ve Türkiye yola çıktı! Zenginleştirilmiş uranyum takası için anlaşmaya imza attılar. Bu üç ülke, ya dünyanın en önemli sorunlarından birini çözecek, ya da çözümsüzlük yolunda duvara bir tuğla daha koyacak! Brezilya, İran'ın ticari partneri. Yakında nükleer program için start verecek.
    Peki, Türkiye'nin yükleneceği risk ve sorumluluk nedir?
    Her şeyden önce uluslararası toplum adına Türkiye, İran'ın nükleer silaha ulaşmasını engelleyen bir ülke olacak. Eğer çözüm sağlanırsa, küresel aktör olarak, uluslararası alanda prestij kazanacak. Fakat formül tutmazsa, komşu sözünde durmazsa ne olur?
    Açıkçası İran'ın yolda harcadığı arkadaşlarından biri olarak zaman kaybederiz. Üzülürüz. Belki de biraz İran'a kızarız!
    Sonuçta komşumuz İran'ın nükleer problemi var. İran, "Benim programım barışçıl nükleer enerji programıdır. İran için gerekli enerji ve teknolojiyi üretmekle alakalı bir yolculuktur" diyor.
    Fakat, ABD ve AB, "Tıpkı Kuzey Kore gibi, nükleer programın nükleer silah geliştirmeyi içeriyor" diye bastırıyor. Taraflar, 10 yıldır uzlaşma sağlayamıyor.

    ***
    İran'ın nükleerle tanışması yeni değil ki? 1970'te İran Şahı Rıza Pehlevi nükleer program için düğmeye basmış.
    1979'da İran, "İslam Cumhuriyeti" olunca, nükleer program da kesintiye uğradı. İran, 1990'ların ortasında nükleer programa cankurtaran simidi gibi sarıldı. "Elektrik ihtiyacım var" diye, nükleer santral kurmaya kalkıştı.
    O yıllarda, Pakistan ve Hindistan'ın nükleer silah sahibi olması, İran üzerinde psikolojik bir etki oluşturdu. İran, "Pakistan ve Hindistan nükleer santrale sahip, bize de yol verirler" diye de düşündü.
    Ancak, beklediği yol bir türlü açılmadı!

    ***
    İlginçtir!..
    Medya izlemeyi gerekli görmedi, fakat Ocak 2007'de İstanbul'da önemli bir toplantı yapıldı. Stratejik Teknik Ekonomik Araştırmalar Merkezi'nce (STEAM) ilk kez düzenlenen Nükleer Enerji Arenası'nda ABD ve AB'den çok sayıda üst düzey katılımcı bir araya geldi. Enerji analisti ve o dönem Enerji Bakanlığı'nın beyin takımında yer alan Faruk Demir dedi ki: Barışçıl nükleer enerjinin nükleer silah programlarından ayrılması için en güvenli yol, Uluslararası Atom Enerji Ajansı'nın denetim ve kontrolü altında Türkiye'de bir uranyum zenginleştirme merkezi kurulmalıdır.
    Türkiye'de bu öneriyle bazı kesimler dalga geçti. Ancak AB uzmanları, öneriyi dikkate aldı. Toplantıdan kısa bir süre sonra, AB'nin Ortak Dış Politika ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Javier Solana, Türkiye'ye geldi. Ortaya "Nükleer takas" önerisini atıverdi. Hepimiz heyecanlandık.
    Demek istediğim şu; Türkiye dersini çalıştı. Dönemin Enerji Bakanı Hilmi Güler, enerji bürokratları, analistler ve sivil toplum kuruluşları İran'ın barışçıl nükleer enerji çabasına destek ve çözüm bulmak için kafa yordular.
    Öneri Türkiye'den, çerçeve paket AB'den geldi.
    Dolayısıyla yolculuk önemli... [​IMG]



     
  4. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Kim kurtulacak, kim batacak!


    Avrupa Birliği Euro Bölgesi'ni oluşturan 16 ülke ciddi sıkıntı içerisinde. Girdikleri borç batağından nasıl kurtulacakları büyük bir soru işareti. Bir süredir dünya kamuoyunu meşgul eden Yunanistan için, IMF'nin katılımıyla bir çözüm bulunduğu sanılıyor. Gene de Yunanistan'ın dipsiz bir kuyu olduğunu düşünenler var. Yunanistan için hazırlanan yardım paketinin yükünü taşıyan Almanya'da halkın çoğunluğu, Almanya'nın bu konuda risk almasına karşı. Bu sebepten son eyalet seçimlerinde koalisyonun büyük ortağı büyük oy kaybına uğradı.

    7 Mayıs günü toplanan AB Maliye Bakanları Euro Bölgesi için 750 milyar euro büyüklüğünde bir kurtarma paketi hazırladı. Burada da büyük yükü gene Almanya taşıyor. Almanya Başbakanı Merkel, euroyu ve belki de Avrupa Birliği'ni ayakta tutmak, Almanya'nın AB içerisindeki lider durumunu korumak için ülkesinin belli bir fedakarlık yapması gerektiğini biliyor. Tabii her şeyden önce tüm AB ülkelerinin sıkı tasarruf önlemleri alması gerekli. 750 milyar euro tutarındaki kurtarma paketinin 440 milyarı Euro Bölgesi ülkeleri, 60 milyarı AB bütçesi ve 250 milyarı IMF tarafından karşılanacak. İlk aşamada Almanya'nın yükümlülüğü 123 milyar euro. Ancak diğer Euro Bölgesi ülkelerinin ödeme güçlüğü içerisinde kalması halinde bu tutarın 150 milyara kadar yükselma olasılığı mevcut. Bu fon, finans piyasalarında para bulmakta zorluk çekecek bölge üyeleri için kullanılacak. Fon tarafından kullanılacak para sermaye piyasasından AB üyesi ülke hükümetlerinin garantisi ile sabit faizle alınacak. Bu şekilde ödeme güçlüğündeki üyelerin kendi ekonomik değerlendirilmelerinin yerini AB'nin değerlendirmesi alacak.
    Ek olarak Avrupa Merkez Bankası (ECB), bugüne kadar tabu oarak kabul edilen bir yöntemle, krizdeki AB üyesi ülkelerin devlet bonolarını satın almaya başladı. Bu yöntemin hangi hacimde uygulanacağı henüz belli değil.
    Bu yardımcı önlemlere karşılık krizdeki ülkelerden çok sert kemer sıkma politikalarının uygulanması isteniyor. IMF'nin fona katkısı dolayısıyla kontrol mekanizmalarının AB kontrolundan çok daha sıkı olacağı kesin. Sonuç olarak IMF, Avrupa'da yeni gizli süper güç durumuna gelmekte. Bugün Yunanistan'da olduğu gibi, büyük bir olasılıkla kısa bir süre sonra, borç ödeme güçlüğü içine girecek olan Portekiz ve İspanya'da IMF'nin ekonomik kemer sıkma önlemlerini denetlediği ülkeler arasına girecek.
    Uzmanların bazıları, kısa vadede bu önlemlerin finans pazarını stabilize edeceğini düşünüyorlar. Bazıları daha endişeli.


    Tehlikede olan AB ülkeleri 2011 son çeyreğine kadar sermaye piyasalarından para bulma sıkıntısından kurtulmuş olacaklar. Commerzbank ekonomisti Kraemer'e göre, 'AB, bu kurtarma paketi ile zaman kazanmış oldu. Ve bu son atışın hedefi on ikiden vurması gerekli. Yardım paketi, para birliğinin Maastricht modelini sona erdirmiş oldu.'
    Avrupa için esas uzun dönem testi, AB sürecinin Federal Hükümet ile sonuçlanıp sonuçlanmayacağı, yani Avrupa'nın 'millet devlet' kavramından ' federal yapı' yönüne geçiş için bir tercih kullanıp kullanmayacağıdır.
    Diğer taraftan önümüzdeki üç yıl içerisinde ülkeler borçlarını önemli miktarda azaltmazlarsa, sorun daha büyümüş olacak, çünkü borç garantisi veren Almanya ve Fransa gibi güçlü ülkeler de taşıyabileceklerinden daha fazla yük almış olacaklar.


    9 Mayıs Pazar sabahı 2.30'da yardım fonunun hükümetlerce onaylanmasından sonra, ilk olarak Portekiz ve İspanya hemen tasarruf önlemleri almaya başladılar. Portekiz kriz vergisi uygulamasına geçerek vergi gelirlerini yükseltme çabasına girdi. Gelir vergisi % 1-1,5 oranında yükseltildi. İşletmeler ek olarak % 2,5 kriz vergisi ödeyecekler. KDV % 20'den % 21'e çıkarıldı. İspanya'da memurların maaşlarında yaz aylarından itibaren % 5 kısıntı yapılacak. Emekli maaşları donduruldu.
    Peki Euro Bölgesi ülkeleri bu duruma nasıl geldi? 2010 yılı başında GSMH'ye göre kamu borç durumlarına bakalım. Yunanistan: % 124,9; İtalya: % 116,7; Belçika: % 101,2; Portekiz:% 84,6; İrlanda: % 82,9; Fransa: % 82,5; Almanya: %76,7; Avusturya: %73,9; Malta % 70,9; İspanya: % 66,3; Hollanda: % 65,6; Kıbrıs; %58,6; Finlandiya: % 47,4; Slovenya % 42,8: Slovakya: % 39,2; Lüksemburg: % 16,4.


    Maastricht Kuralları'na göra borç sınırı % 60,0. Euro Bölgesi ortalaması % 84. Toplam borç tutarı 1.282 milyar euro.
    Türkiye'nin kamu borcu ise % 49,6! Üç beş ay evvel en kötü biziz diyenler şimdi kafalarını gömdüler saklanıyorlar! Dolar rahmetli, Çin ve Avrupa parası onun yerine geçer diye bağıranlar da ortalıkta yoklar! Roma battı. Osmanlı battı. İngiliz İmparatorluğu battı. Japonya 10 yıldır sürünüyor. Bir gün ABD de batacak. Ama o gün bu gün değil!



    Akşam
     
  5. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Bütçeden olumlu sinyal


    2010 yılının gelişmiş Batı ekonomilerindeki temel sorunu, bütçe açıkları ve borç stoku sorunu ve buna bağlı olarak da beklentilerin bozulması, krizden çıkışın yavaş gerçekleşmesi ve işsizlik. Siyasi kargaşanın seçim havasına yansıdığı Almanya, İngiltere, Fransa gibi ülkeler, atılması gereken adımları geç atarken ve Avrupa'nın kurtuluşu demek olan, milli devlet yaklaşımı yerine federal yapıya geçmesini engellemeye veya ertelemeye çalışıyorlar. Krizi çıkartan ülke ABD, siyasi uzlaşma kültürü olduğu için, sorunun boyutu anlaşılıp gerekli adımları attığından krizden en önce çıkan ülke oldu. Birçok kişi Türkiye'nin krizden en kötü çıkan ülkelerden biri olacağını düşünüyor, doların battığını, euronun ve hatta Çin parasının doları kenara itip, dünyaya hakim olacağını söylüyordu.

    Bugün neredeyiz? Türkiye krizden, başkaları ile karşılaştırıldığı takdirde, daha az darbe aldı, bütçe açığı ve borç stoku ise AB ülkelerinin yarısı boyutunda. Hem de üç yıldır ve tüm kriz boyunca seçim ortamında olduğumuz ve siyasetin ülkeyi her daim böldüğü bir ortamda! 2010 yılında da komşularımız sürünürken biz toparlanıyoruz,ratingimiz de yükseliyor. Üstelik 'Mali Kural' denen yaklaşımı da devreye sokarak, bütçe açığı ve borç stokunun başka ülkeler gibi elden kaçmasını kalıcı olarak engelleyecek adımlar atmaktayız.

    Şubat ayı istihdam ve nisan ayı bütçe verileri açıklandı ve her ikisi de olumlu bir tablo ortaya koydu. Bugün bütçeyi yarın da işsizliği inceleyeceğiz. Geçen yılın ilk dört ayında, merkezi yönetim bütçesi toplam 20 milyar TL'ye ulaşmıştı. Bu yılın aynı döneminde ise toplam açık 16 milyar TL'de kaldı. Yıl genelinde bu açığın 50 milyar TL'de kalması bekleniyor. Son on iki aylık toplamda, bütçe açığı rakamı nisan ayı itibarıyla 48 milyar TL seviyesinde ve yıl sonu hedefinin altında. Bu veriler yılın ilk bölümü itibarıyla bütçe açısından olumlu bir tablo çiziyor.

    Aşağıdaki grafik merkezi yönetim bütçe verilerinin 12 aylık toplam ve GSYH oranı olarak izlediği seyri özetliyor. Kırmızı çizgi ile gösterdiğimiz bütçe açığının GSYH'ya oranının nisan itibarıyla tahmini olarak yüzde 4.8 seviyesine düştüğünü görüyoruz. Bu oran 2009 sonunda yüzde 5.5'ti. Kriz öncesi döneme göre yüzde 4.8 oranının hala çok yüksek olduğunun altını çizmemiz gerekli. Daha önce açıklanan hedeflerde 2010 için yüzde 4.9 seviyesi resmi olarak açıklanmıştı. Ancak ekonomideki toparlanma temposuna bakarsak, 2010'a ilişkin büyüme oranının tahminleri aşacağını, bu nedenle de bütçe açığının GSYH oranı olarak daha da azalacağını söyleyebiliriz.

    Ekonomik toparlanmanın direkt etkisini vergi gelirlerindeki artışta görebiliyoruz. İlk dört ay itibarıyla toplam merkezi yönetim gelirleri nominal olarak yüzde 15.4 oranında artmış. Enflasyona göre düzeltme yaptığımızda reel artış oranını yüzde 5.4 olarak hesaplıyoruz. Sadece vergi gelirlerine baktığımızda ise ilk dört ayda yıllık nominal yüzde 24.1 oranında bir artış oranı hesaplıyoruz. Reel bazda ise artış oranı yüzde 13.3'e ulaşmış. Bu oran ilk çeyrekte gerçekleşecek çift basamaklı reel büyüme oranıyla paralellik gösteriyor.

    İk dört ayda faiz ödemelerinin nominal bazda yüzde 4.4 arttığını, ama reel bazda yüzde 4.9 oranında azaldığını görüyoruz. Ocak-nisan döneminde faiz dışı harcamalarda, ise nominal bazda yüzde 7.8 oranında artış gerçekleşmiş. Bu oran yıllık enflasyon oranının altında kaldığından reelde yüzde 1.6'lık bir azalma demek. En ciddi azalma da reel yüzde 18'lik düşüşle mal ve hizmet alımlarında gerçekleşmiş. Bu da merkezi hükümetin geçtiğimiz yıla göre ciddi bir şekilde kemer sıkmaya başladığını gösteriyor. Bütçedeki en önemli yapısal sorunlardan biri durumundaki sosyal güvenlik açığı ise ilk dört ayda yüzde 8.4 oranında artmış. Reelde küçük de olsa bir azalma söz konusu. Ancak yıllık bazda sosyal güvenlik açığının yüzde 5.5 seviyesinde olduğunu, yani toplam bütçe açığından fazla olduğunu hatırlatmak istiyoruz. Bu durum yukarıdaki grafiğimizde de açık bir şekilde görülebiliyor.

    Akşam
     
  6. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Meliha Okur : Hesap bozan hesap uzmanı!


    CHP'nin politbüro üyelerinin ayaklanması kısa sürdü. CHP'nin "Gandi'si" diye anılan yoksulların sözcüsü, yolsuzlukların takipçisi Kemal Kılıçdaroğlu, güven veriyor, toplumu heyecanlandırıyor, popüler. Geniş kitlelerle bağ kurabilen tek isim. Halk, "Türkiye'de siyasetin ve ekonominin dili değişmeli" diyor.
    Soyut konuşan, yüksek kavramları izah eden, öğretici sosyal demokrat Deniz Baykal yerine, belletici, basit ve yalın konuşan Kemal Kılıçdaroğlu gibi politikacılar istiyor.
    CHP'nin politbürosu kararlıydı. Bir yandan Kılıçdaroğlu'na kılıç çektiler. Diğer taraftan "Anayasa Değişiklik Paketi" iptal olsun diye Anayasa Mahkemesi'ne gittiler

    ***

    Ya referanduma gidilecek...
    Ya da iptal veya kısmi iptal gelecek...
    CHP, Anayasa değişikliği konusunda bekleneni veremedi. Ana muhalefetin aşırı beceriksizliği, baskı yiyen AK Parti iktidarını Anayasa Mahkemesi'nde üye bileşimini değiştirmeye itti. Meclis'e gidip oylamalara katılmayan, alternatif üretmeyen CHP, ta baştan Anayasa Mahkemesi'ne gideceğini ilan etti. Kendi beceriksizliğini Anayasa Mahkemesi ile gidermeye çalışıyor.
    CHP'nin mecburen istifa eden lideri Baykal, Anayasa değişikliği sürecindeki tavrıyla demokratik işleyişi bozdu. Ana muhalefetin kendi içindeki güvensizlik, tavan yaptı. Nitekim bugün yaşananlar, o güvensizliği belgeliyor. Baykal'lı CHP siyaseti "tek bacaklı" hale getirdi. Tek partiyle demokrasilerde çözüm üretilmiyor.
    "Gandi", Anayasa değişiklik sürecinde işin başında olsaydı bugün daha farklı bir tablo ortaya çıkar, paketin yükü Anayasa Mahkemesi'ne atılmazdı! "Sosyal demokratım!" diyen bir parti, böylesine önemli konuda görüş beyan eder, doğrularını anlatırdı. CHP, Anayasa Mahkemesi'nin bulunduğu Ahlatlıbel Mahallesi ile Meclis arasında dosya taşıyan kurye şirketine dönüşmezdi.

    ***

    Kimse değişime karşı duramaz.
    CHP'de esen rüzgâr fırtınaya dönüşüyor. Fırtınanın neyi alıp götüreceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ancak Kılıçdaroğlu seçildiği takdirde iktidar partisi de muhalefetle nihayet tanışacak. Çünkü AK Parti de artık hesap uzmanı Kılıçdaroğlu'nun "Yüzde 40 oyla iktidarız" açıklamasına odaklandı.
    Demek ki, herkesin bir bildiği var...
    Kılıçdaroğlu'nun da...
    Zira salıyı beklemeden pazartesi "adayım" dedi, hesapları bozdu. Yine aynı hesaba göre gazete gazete dolaşıp manifestosunu açıkladı. Bakalım daha hangi hesaplar bozulacak! Kendi adıma, "Hesap bozan hesap uzmanına" başarılar diliyorum.
    Biliyorum, sol artık çözüm üretecek.
    [​IMG]


     
  7. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Ekonomik canlanma istihdamı da artırıyor


    Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi 'betam' araştırmacıları Dr. Seyfettin Gürsel ve Duygu Güner tarafından yapılan araştırmada yeni açıklanan istihdam verilerinin incelenmesi sonucu, bir yıl öncesine kıyasla işsiz sayısında önemli azalma gerçekleştiğini tespit edilmiş bulunuyor. İstihdam verileri ekonomik canlanmanın isitihdam üzerinde pozitif etki yapmaya başladığını gösteriyor.

    TÜİK' in 17 Mayıs'ta açıkladığı ham işgücü verilere göre tarım dışı istihdam şubat ayında bir önceki yılın şubat ayına göre 826 bin kişi, tarım dışı isgücü ise 585 bin kişi artmıştır.

    Bu gelişmelerin sonucunda tarım dışı işsiz sayısı 241 bin kişi azalmış, tarım dışı işsizlik oranı ise Şubat 2009'da yüzde 19,3 olan seviyesinden, Şubat 2010'da yüzde 17,5 düzeyine düşmüştür. Aşağıdaki şekil 1, TÜİK tarafından açıklanan işgücü göstergelerinin bir önceki yılın aynı ayına göre değişimi verilmektedir.

    Böylece yıllık bazda Ekim 2009'dan itibaren artmaya baslayan tarım dışı istihdam, Şubat 2010'da 16 milyon 227 bin kişiye ulaşmıştır. Bu artışla beraber tarım dışı işsiz sayısında ciddi bir düşüş yaşanmış ve tarım dışı işsiz sayısı bir önceki yılın aynı ayına göre 241 bin kişi azalarak 3 milyon 442 bin kişi seviyesine düşmüştür. Bu düşüşte ekonomik canlanmanın yarattığı yüksek istihdam artısı kadar, tarım dışı işgücü artışının da 600 bine gerilemesi etkili olmuştur.

    Araştırmacılar tarım dışı işgücünün ortalama yıllık artısının 600 bin civarında olduğunu tahmin ediyor. Kriz döneminde ek çalışan etkisiyle tarım dışı işgücünün bu trendin üzerinde artığını gözlemlemiştik.

    Tarım istihdamındaki bu artış da durdu. Aşağıdaki tablolarda tarım istihdamının seviyesi ve yıllık değişimi verilmektedir.

    Hatırlanacak olursa, tarım istihdamı yıllık olarak 2008'e kadar azalan bir seyir izlemesine rağmen durgunlukla beraber artmaya baslamış, böylece tarımda sıra dışı bir istihdam artışı ortaya çıkmıstı. Dönemler itibariyle tarımsal istihdamda artış 706 bin ile zirve noktasına Ocak 2010 döneminde ulaşmıştı .

    Şubat 2010 dönemi rakamları ise tarım istihdamında son dönemde gözlemlenen hızlı artışın durakladığını, hatta yönünü aşağıya çevirdiğini gösteriyor. Ancak yön değişiminin kalıcı olup olmadığını anlamak için gelişmeyi bir iki ay daha izlemek gerekiyor.

    2010 yılı için elde veri olan iki ay (2010 Ocak ve 2010 Şubat ) daha evvelki dönem ile karşılaştırıldığında ise tarım istihdamı ve istihdamın değişimi aşağıda sayısal olarak veriliyor.

    Ocak 2009 tarihinde 4. 333 milyon kişi olan tarım istihdamı Ocak 2010 tarihinde 5.039 milyon kişiye çıkmış ve 706 bin kişi artmıştı.
    Ancak Şubat 2010 verilerinde tarım istihdamının, Şubat 2009 tarihindeki 4.378 milyon kişi olan düzeyinden, Şubat 2010 tarihinde 5.040 milyon kişiye yükseldiğini, ama bir yıl öncesine göre artışın, sadece 662 bin kişi düzeyine indiğini, yani 2010 yılı başında 2009 başına göre artışın yavaşladığı görmek mümkün.


    Akşam
     
  8. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe :Mali Kural son moda mı? (


    Hükümet uzun zamandır hazırlığını yaptığı 'Mali Kural' uygulaması için sonunda düğmeye bastı ve kanun hazırlanıyor.

    2007 yılından beri IMF ile de görüşülen (2007 IMF Türkiye ülke raporunda geniş şekilde tartışılan birkaç konudan biri) bu konuda Türkiye, çeşitli alternatifler arasından kendi yaklaşımını seçmiş bulunuyor.

    Kamu oyunda ise siyasi içerikli ve oldukça yüzeysel eleştirilerde bulunan birkaç kişiden başkası, konuya pek değinmedi.

    Halbuki Ekonomiden Sorumlu Bakan Babacan ve Hazine Müsteşarı Çanakçı İstanbul'da 2009 ortasından beri medya, akademisyenler ve finans kesimi ile bu konuda diyalog kurmuşlar, birkaç toplantı yapmışlar ve teknik tercihlerin nasıl oluştuğu konusunu detaylı olarak anlatmış ve tartışmaya açmışlardı. Bu şartlar altında iş başa düşüyor. Biz de biraz daha ev ödevi yaptık. IMF tarafından 16 Aralık 2009 tarihinde 'Fiscal Rules' adı ile yayınlanan ve Mali Kural konusunda birçok teknik temayı özetleyen yayına dayanarak önce biraz konunun tarihsel gelişimine bakacağız. Sonra da teknik bir bakışla 'Mali Kural' konusunu gündemde tutmaya devam edeceğiz. Çünkü konunun toplum tarafından anlaşılması iyide anlaşılması gerek, yoksa Yunanistan'da olduğu gibi vatandaşlar sokağa dökülür.
    Bugün tüm dünyada en önemli sorunu bütçe açıkları ve yüksek borç düzeyi. Yunanistan ve Avrupa'nın geçirdiği travmayı izleyenler, bizim bütçe açıkları ve borç konusunda önemli bir teknik yaklaşım olan 'Mali Kural' konusunu neden gündemde tutmaya çabaladığımızı anlarlar.

    Bugün krizden çıkma güçlenirken, maliye politikasının karşılaştığı en büyük zorluk, kamu maliyesini güçlendirecek stratejiler bulabilmektir.
    Mali Kural, mali kredibilite ve mali disiplin sağlamak ve inandırıcı olabilmek için önemli bir araçtır.

    Mali Kural, bütçe büyüklükleri üzerinde numerik ve kalıcı kısıtlar koyarak maliye politikasını sınırlama yaklaşımıdır.

    Mali kuralların çeşitli hedefleri olabilir, ama esas hedefi ülkenin mali durumun sürdürülebilir halde kalmasıdır.

    Bu tür kurallar, ya bütçenin genel dengesini hedef alan, ya dikkati borç stokuna çeviren, ya harcamaları kısıtlayan, ya da gelirleri esas alan Mali Kural tipleri olarak kabaca dörde ayrılır.

    Seçilen Mali Kural tipine göre maliye politikasının sonuçları farklı şekilde ortaya çıkar.

    Uzun yıllar deneme ve analiz sonucu bulunmuştur ki örneğin bütçe dengesini veya borç stoğunu katı şekilde hedef alan kurallar, ekonominin business cycle denen döngüsel hareketleri ve şoklar karşısında esnek bir durum ortaya koymamaktadır. Bu nedenle zaman içinde ekonomik döngüye göre ayarlanan ve yapısal bütçe dengesini de gözeten mali kural tipleri hem otomatik stabilizatörlerin çalışmasına daha çok olanak sağlamaktadır, hem değişen şartlara ve özel durumlara uyum sağlayabilmekte, hem de döngüye cevap verebilmektedir. Buna karşılık faiz ve kur değişmeleri borç servisi üzerinden dengeleri etkilediğinden, 'primary balance' denen faiz dışı fazla temelli mali kurallar kur ve faizin dalgalandığı ortama daha uygun gözükmektedir.

    Mali Kural, ortaya yeni çıkmış bir moda veya bir buluş değildir. 1900'lü yılların ortasından beri çeşitli ülkeler Mali Kural tekniğini kullanmışlardır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya, Japonya, Hollanda ve İtalya Mali Kural yaklaşımını uygulamaya koymuş. 1990 yılında ABD, 1991 yılında Kanada, ve çeşitli Latin Amerika ülkeleri Mali Kural uygulaması kuallananlar arasındadır. 1992 yılında Mastricht Anlaşması ve 1997 yılında kabul edilen Stability and Growth Pact adlı anlaşma da Mali Kural kavramı temelli anlaşmalardır.

    IMF 2009 yılında bir veri tabanı oluşturmuş ve 80 ülkenin bu yakalşımı kullandığını tesbit etmiştir. Bunların 21 tanesi gelişmiş, 33 tanesi gelişen ve 26 tanesi düşük gelir ülkesiydi.

    Halbuki 1990 yılında sadece yedi ülke Mali Kural kullanmaktaydı.
    Önümüzdeki günlerde Mali Kural'ın içeriğini anlatan yazılar yazacağız, literatürü toplamak, okumak ve aktarmak zaman isteyen bir süreç. Ama gelişmeleri de yakından takip ediyoruz.

    Akşam
     
  9. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Meliha Okur : Yapay zekâcı Hardy'nin yeni ekonomik modeli


    "Türkiye dünyayı yöneten 5 büyük ülkeden biri olacak. Diğerleri Çin, Hindistan, Endonezya ve Brezilya!.." Bu sözler IQ seviyesi 175'in üstünde olan bir Alman dâhisi ve aynı zamanda mucit Hardy F. Sclhoer'e ait. Görüşü, 1999'da milenyumla ilgili raporunda yer alıyor. Geçen ay İngiliz Kraliyet Akademisi' nde dünyanın geleceği konusunda konferans veren Sclhoer ile önceki gün Swiss Otel'de karşılaştık. Forum İstanbul 2010'da konuşmasını SPK Başkanı Vedat Akgiray özellikle istemiş.
    Sclhoer bana 2050'yi anlattı. 40 yıl sonra karşılıkların parayla değil değerlerle belirlendiği bir dünyadan söz etti. Yeni bir dünya düzeni kuruluyor; sınır, pasaport, polis, asker, kan ve savaş yok. İnsan odaklı kaynak paylaşım modeli var.
    Sclhoer, yapay zekâcı. İnsan zekâsını süper bilgisayarla buluşturup geleceği tahmin ediyor. Mucidi olduğu Quantum İlişki kökenli teknoloji platformu, geleceğin en iyi 25 teknolojisinden biri kabul ediliyor. Kendi şirketini Dow Jones satın almış. Problem çözmedeki ustalığı disiplinler ve kültürler arası yaklaşım danışmanlığını geliştirmiş. "Mevcut eğitim sistemi ihtiyacımız olan bilim adamlarının yetişmesine izin vermiyor. Eğitim derece almaya değil, öğrenmeye odaklı olmalı" diye uyarıyor.
    ***

    Sclhoer'a göre, 2008 ortasında başlayan küresel kriz, batan gemi Titanik'in sandalyesi bile değil!.. Krizde tam erime olmadı, iki yıldır özel sektörden gelen gerilimi yaşıyoruz. Asıl günahkâr olan kamunun durumunu zamanla göreceğiz. 1920'lerde olduğu gibi euro, dolar ve pound dibe vuracak. Asıl kriz 2012-2015 arasında başlayacak. 25 yıl çok zor bir dönem geçireceğiz. Bu durumda krizin göbeğindeki AB ne olacak?
    Sclhoer, "AB hasta... Yaşlanmış ülkelerin birlikteliğinden başka bir şey değil. Hepsi varlığını başka ülkelerdeki ucuz işgücünü kullanarak finanse etti. Şimdi Çin, Hindistan ve Uzakdoğu'ya geri ödeme zamanı. Fransa ve Almanya ise Türkleri bu yaşlı birliğin dışında tutarak müthiş iyilik yaptı!" diyor.
    Hafta başı Londra'da 100 milyar dolar fon yöneten bir direktörle konuşmuş. Çok ünlü para yöneticisi, "Euro, dolar, pound gitti, bu gidişle TL kullanmaya başlayacağız!" demiş. Anlatıyor; "Eğer 25 yıl yaşayabilirsek, çok zor geçen bir dönemin ardından çok güzel şeyler gelecek. Çatışma nedenlerini ortadan kaldıracak yeni bir ekonomik model gelecek."
    ***
    Birden aklıma Thomas Moore'un "Ütopya"sı düşüyor. Sclhoer'ın ne derdi var ki, dünyaya cennet vaat ediyor! Solcu mu, kapitalist mi?
    Yanıt veriyor: "İdeolojiler, insanları kontrol eder. Geçmişte kalan sistemler bunlar. Artık birbirimizi kullanabileceğimiz bir toplumdan, birbirimizi omuzlayacağımız düzene geçiyoruz."
    O halde bugün yaşadığımız krizin adı ne? "Bilgi transferi" diyor. 50 yıl sonra dönüp baktığımızda rekabete odaklı bugünkü sistemden "barbarca" diye söz edeceğiz. İnsanlar arasındaki bilginin dağılımı, bugün dünya ekonomisinin yüzde 50'sine sahip olan yüzde 1'i yaşatmayacak. Çünkü paraya değil, kaynağa dayalı bir sistem gelecek. Korku ekonomisi bitecek.
    [​IMG]



    [​IMG]


    Sabah
     
  10. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe :Van Gaal, Mourinho'ya karşı


    Hem dünya genelinde hem de ülkemizde futbol konusunda vitrinde olan ve konuşan kulüp başkanlarıdır, yani para ve transfer yıldızları ön plandadır. Ancak kulüp başkanlarının futbol bilgisi veya yönetim bilgisi olduğu da ciddi tartışma konusudur. Parası olanın 'otomatik' futbol uzmanı veya 'yönetim uzmanı' olması tezi komiktir. Üstelik yönetici kişilerin futbol konusundaki önyargılarının da bir mantığı olması gerekmez. Brezilyalı şöhreti tartışılır bir menejere teslim olmak, takımı bir çuval kariyer sonundaki Latin kökenli ile doldurmak, örneğin Josico veya Maldonado gibi sporcuların transferi ve Aurelio ve Tuncay gibilerini göndermek sonucu felaket gerçekleşir, bando mızıka ile gelen Roberto Carlos 'Fenerbahçe takımında sevgi yok!' diyerek gider, medyaya alamadığı dört aylık maaşını da bağışladığını söyler, Maldonado ve diğerlerinin de yıllık maaşlarını alamadığını ekler. Fenerbahçe hep yıldız futbolcu ve büyük paralı transfer takımı olmuştur. Real Madrid de öyle, Manchester City de! Ama hem Fenerbahçe'nin, hem de Real Madrid'in ve Manchester City'nin performansına bakarsanız, örneğin bu yıl ne lig, ne kupa ne de Şampiyonlar Ligi'nde zirvede sonuç alamadıklarını görürsünüz. Bunlar 'başkanı vitrinde olan' kulüplerdir. Kupalar gidince de başkan hemen transfer açıklar ve suçlu aranır: Suçlu bazen federasyon olur, bazen hakemler olur, ama genelde, (Güiza gibi) oyuncular olur, veya (Daum gibi) antrenörler olur. Anelka gibi servet ödenerek gelmiş futbolcular, Hiddink, Löw gibi üst düzey antrenörler bizden kovulmuşlardı, ama gittikleri yerde en üst düzey oldular.

    Dünyada futbolun en üst faaliyeti Şampiyonlar Ligi olarak algılanıyor. Bu yıl finalde Bayern ve İnter var. Fakat bugün, esas vitrindekiler, Louis Van Gaal ve Jose Mourinho, olacak. Başkan veya futbolcular değil! Bu yeni bir olgu!

    Geçmişte dünyada üst düzey teknik adamlar denince ilk akla gelenler Alex Ferguson veya Arsene Wenger gibi uzun vadecilerdir. Bunlar başarı için 'uzun zaman tanınan ve gençleri korkmadan cepheye süren' teknik adamlardır. Bu yıl zirvede olan, finale Manchester ve Barcelona gibi altyapılı takımları geçerek gelen, ülkelerinde de, lig ile kupayı alan ve Şampiyonlar Ligi'nde finalinde bu gece karşılaşacak Bayern ve İnter'in başındaki van Gaal ve Mourinho ise, neden farklı? Alman Frankfurter Algemeine'da Christian Eichler tarafından yapılan bir teknik analizde 'Her tür işte başarılı olmak için uzun zaman gereklidir, ama özellikle bugün futbol teknik adamlığında ise, tam tersine, zaman kazanabilmek için peşinen başarılı olmak gereklidir!' deniyor. Çünkü bugün futbolda sabır kavramı yok! Bu anlamda Fenerbahçe sabırsızlıkta çağdaş (?)!

    Bugün kulüp başkanları değil, kısa vadede başarılı olan teknik adamlar ön planda! Her an topun ağzında duran, acilen başarılı olması beklenen teknik adamlar şişman, köşeli, sivri, arogan ve hatta antipatik, ama yaratıcı ve çabuk sonuç üreten tipler! Van Gaal ve Mourinho 'en en, çok çok, çabucak' sonuç üreten teknik adamlar. Van Gaal Bayern'de ilk dört ay başarılı olamadıktan sonra yıldız beş altı oyuncuyu kapının önüne koyup veya kenara oturtup, genç ve dediğini yapan, oyunculara fırsat vererek başarıya ulaşmıştı. Mourinho ise İnter'i, lig ve kupada başarıya götürürken, Barselona'yı geçmek için 11 kişi ile savunma şeklindeki, 'çirkin İtalyan futbolunu kullanmak' yönüne gitmiş, gol kralı Eto'o bile orta alanda savunma yapmıştı.

    Bugüne kadar Şampiyonlar Ligi'nde iki ayrı takımda şampiyonluk kazanan ilk antrenör E. Happel'di (1970 Feyenoord 1983 Hamburg), onu Ottmar Hitzfeld (Dortmund 1997 ve Bayern 2001) takip etti. Van Gaal, 1995 yılında Ajax ile ve Mourinho ise 2004 yılında Porto ile Şampiyonlar Ligi'ni kazandığına ve ikisi de bugün finalde olduklarına göre, birisi iki ayrı takımda şampiyon olan üstün teknik adam listesine terfi edecek.
    Van Gaal ve Mourinho futbolu amatör düzeyde oynamış ve futbolcu olamamış kişiler. Van Gaal spor öğretmenliğinden teknik adamlığa geçmiş, Mourinho ise tercümanlıktan. Bir ortak noktaları daha var: Van Gaal Barcelona'da teknik adamken, önce tercüman ve rakipler ile oyuncuları takip eden kişi yani 'scout', sonra da teknik yardımcı olarak kullandığı, öğrencisi sayılan Mourinho'ydu.

    Van Gaal, bugün kapalı savunmalara karşı Hollanda tipi total futbolunun nasıl gol atacağı konusunda değişiklikler getirmiş yaratıcı bir teknik adam. Mourinho ise ustasını yakından tanıyan bir kişi. Bu iki kişinin takımlarının normal sürede oldukça kapalı ve savunma tedbirli oynaması gündeme gelecek diye düşünüyorum. Ama sonunda, final maçını ve kupayı kazanmak isteyen gol atmak zorunda. Benim kişisel kanımsa, açık futbola geçildiğinde, eğer geçilirse, yani penaltılara gidilmezse, hücum ve gol organizasyonu (Ribery'nin sahada olmamasına rağmen) Bayern'de daha kuvvetli. Bu nedenle van Gaal ve ekibi, küçük de olsa, bir adım daha önde olacak diye düşünüyorum.


    Maç sonunda da, gene teknik adamlar vitrinde olacak, bizdeki gibi kulüp başkanları değil. Real Madrid ve Fenerbahçe'deyse başkanlar çoktan teknik adamları kapının önüne koymuş ve dev transfer peşine düşmüş olacaklar. Ayni tıraş bir kere daha!



    Akşam
     
  11. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe :Mali Kural nasıl çalışıyor!


    Dünyanın bütçe açığı ve borç stoku sorunlarından sallandığı ortamda Türkiye, hem bütçe açığı hem de borç açısından, karşılaştırmalı bir bakışla diğer ülkelere göre çok daha az sorunlu. Üstelik maliye politikasında da, 2009 yılından bu yana üzerinde çalışılan ve geliştirilen ve aslında 80 kadar ülkede uygulaması olan bir Mali Kural yaklaşımı da 2010 yılında kanunlaştırılarak devreye girecek . Aşağıda Mali Kural yaklaşımının nasıl çalışacağının anlaşılması için Ekonomiden Sorumlu Bakan Babacan'ın basına yaptığı konuşmanın ilgili bölümlerini özet alarak aktarıyoruz.
    'Mali kural iki bileşenden oluşuyor. Bunlardan bir tanesi açıkla ilgili konu, bir diğeri de genel konjonktürle, ekonomik büyüme hızıyla ilgili. Kuralın birinci bölümünde bütçe açığıyla ilgili uyarlamayı görüyoruz. Bu, şu demek: Diyelim ki bizim bütçe açığımız yüzde 4, ulaşmak istediğimiz uzun vade hedefi de yüzde 1. O, bir sayısı artık sabit, 1 bundan sonra yıllar boyunca hep sabit olacak. Açığımızın 4 olduğu bir yıl, yılı yüzde 4'le kapattığımız bir yıl, ertesi yıl için ne kadarlık bir bütçe açığı hedeflemeliyiz? İşte bu noktada 0,33 katsayısı devreye giriyor. Bu da şu demek: yüzde 4'ten, yüzde 1'e ulaşırken bir sonraki yıl, aradaki farkın üçte biri kadar bir uyarlama yapıyoruz. Yani 4'ten 1'e arada 3 puan var ya, o 3 puanın 1 puanı kadar bir uyarlama. Dolayısıyla Mali Kural çerçevesinde yüzde 4 açık verdiğimiz bir yılın ertesi yıl bu açığı yüzde 3'e indirmemiz gerekecek, yani yüzde 1'lik bir mali uyum gerekecek. Bir sonraki yıl yine kalan farkın üçte birini alıyoruz, yani azalan bakiye sistemiyle gidiyor. Diyelim ki ertesi yıl açığınız yüzde 3 ise, hedef yine 1 ise, bu sefer 3'le 1 arasındaki farka bakıyoruz, o da iki puan, 2 puanın üçte birini alıyoruz ve 0,67 oranında açığımızı düşürüyoruz. Bu mali kuralın tamamen bütçe açığıyla ilgili bölümü.

    Bir de ikinci bölüm var ki bu da çok önemli. Yani ikinci terim, konjonktür etkisi. Bu da şöyle çalışacak : Diyelim ki, biz Türkiye olarak herhangi bir yılda yüzde 8 büyüdük. Yüzde 8 büyüme, bizim uzun vade eşik büyüme oranımız yüzde 5'in 3 puan üzerinde. İşte 3 puanın üçte biri oranında o yıl bir tasarruf sağlamamızı söylüyor Mali Kural. Ya da tam tersine, diyelim ki Türkiye ekonomisinin yavaşladığı, dünyada sıkıntıların olduğu bir yıl ve sadece yüzde 2 büyüyeceğiz. Bu yüzde 2 büyüyeceğimiz yılda da yine yüzde 5'lik o eşit değerden 3 puan daha altta kaldığımız için, bunun üçte biri kadar yani yüzde 1'lik daha fazla bütçe açığı verebileceğiz. Yani bir bakıma işlerin iyi gittiği yıllarda, yüzde 5'in üzerinde büyüdüğümüz yıllarda tasarruf edeceğiz ama yüzde 5'in altında büyüdüğümüz yıllarda da o tasarruf ettiğimiz miktarlar kadar bütçemizde daha fazla açık vermeye izin vereceğiz. Yani ekonomik döngülerle ters çalışan bir bütçe dengesi, ekonomik döngüleri telafi etmeye yönelik bir bütçe dengesini böylece kurmuş olacağız.

    Bu her ne kadar böyle bir formülasyon basit ve otomatik olarak görülse de yaptığımız pek çok kendi simülasyon çalışmalarımızda, çok farklı ekonomik koşullarda, Mali Kural'ın, Türkiye'deki bütçe açığını yönetilmesini kolay hale getirdiğini görüyoruz ve kamu borç stokumuzun da çok farklı senaryolarda dahi kontrol altında kaldığını görüyoruz. Geçici sıkıntılı dönemlerde, ekonomik şokların olduğu dönemlerde, genel ekonomik yavaşlamanın olduğu dönemlerde ya da çok hızlı büyümenin olduğu dönemlerde yönetilebilir bir bütçe hedefi veriyor bize Mali Kural. Örneğin bu Mali Kural'ımıza önümüzdeki iki, üç yılla ilgili ekonomik parametrelerimizi koyduğumuzda geçen sene eylülde açıkladığımız orta vadeli programda hangi hedefler varsa, üç aşağı beş yukarı aynı rakamları veriyor. Yani bu mali kural, Eylül 2009'da açıkladığımız orta vadeli programda öngörülen bütçe hedeflerini aşağı ya da yukarı yönde fazla etkilemiyor. Yani ne aşırı bir gevşeme, ne gereksiz bir sıkılaştırma söz konusu.' Bu açıklamanın Mali Kural formülünü daha anlaşılır hale getirdiğini düşünüyoruz. Bu nedenle sütuna taşıdık.

    Akşam
     
  12. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe :ABD başkanları zengin mi?..

    Bazen teknik şeyler okumaktan sıkılınca,'kaset' sohbetine takılmamak için ve kafamı dinlemek için ekonomi içerikli biyografik magazin okuyorum. İlginç şeyler de ortaya çıkıyor.

    Örneğin ABD birçok insan tarafından en kapitalist ekonomi olarak değerlendirilir. ABD başkanlarının da dünyanın en zenginleri olduğu şeklinde yaygın bir kanı vardır. Doğru mu?

    Atlantic Dergisi'nin yaptığı son araştırmaya göre ABD başkanlarının her türlü gelir ve servet unsurları geçmiş dolar değerlerinden bugünkü 2010 dolarlarına çevirilip 2010 dolarları bazında inceleme yapıldığı zaman ve başkanlarının servetlerinin en yüksek yani zirvede olduğu an göz önüne alınarak bakıldığında ilginç bir durum ortaya çıkıyor (bazı başkanlar bir iki yıl içinde zengin olup sonra da iflas ettikleri için zirve mali durumlar karşılaştırılmış).

    Araştırmanın sonuçlarına göre bugüne kadar göreve gelen 43 adet ABD Başkanı'nın (Başkan Cleveland iki defa Başkan olmuş, unutulmamalı) servet ve zenginlik bakımından birbirinden çok çok farklı mali durum ve yapıları var. Yani bir genelleştirme mümkün değil.

    Bir örnek vermek gerekirse ABD'nin ilk Başkanı George Washington bugünkü dolarlarla 525 milyon dolar şahsi serveti yani net varlığı ile gelmiş geçmiş en zengin ABD Başkanı imiş. George Washington iç savaşta askeri komutan olarak şöhret yapmış olmasına rağmen aslında çok zengin bir mason imiş ve 1789-1797 arasında iki dönem sekiz yıl başkanlık yapmış.
    Kurucu Parlamento ona 25 bin dolar maaş bağlamış, ama almam demiş (bu maaş o gün için çok yüksek bir maaş). Ama sonunda Kurucu Parlamento düşük gelir ve servet düzeyindeki insanların da politik sürece girip görev almalarını sağlamak için zorla maaşı almayı kabul ettirmiş.
    Buna karşılık çok zengin bir işadamı olan babasının geçmişteki net bir milyar dolarlık serveti ailenin mirasçı tüm fertlerine bölünerek bugünün parasına çevirildiği zaman, Başkan Robert Kennedy en zengin başkan listesinde zirveye oturamıyor.

    Bir ilginç sonuç da iki Bush (Baba ve oğul Bush) ile çapkın Clinton'ın karşılaştırılması.

    Fakir olmayan, ama para babası da olmadan Başkanlığa oturan avukat Clinton, sonradan 'Bill Clinton otobiyografisi' satışından ve yaptığı konuşmalardan elde ettiği gelirlerle, zirvede 38 milyon dolarlık bir servet sahibi olmuş.

    Bu tür çulsuz başlayıp sonradan başkanlığının ürünü olarak zengin olan bir çok başkan var.
    Calvin Coolidge sonradan gazetelere yazdığı sütundan aldığı maaşla zengin olmuş. Gerald Ford parlamentoya girdiği zaman mali açıdan normal vatandaş iken, sonradan şirket yönetim kurullarına girerek orta boy bir servet sahibi olmuş.

    Buna karşılık, özellikle yirminci yüzyılda, miras yoluyla zengin kişiler olarak başkanlığa başlayanlar da var. Theodore Roosevelt, Franklin D.Roosevelt ve John Kennedy, miras nedeniyle zengin iken başkanlığa gelen kişiler.
    İlginçtir, bu miras yolu ile zengin serisinin son örneği olan Bush ailesinde, baba ve oğul Bush'un serveti birleştirildiği zaman (ikisinin toplamı) bugünkü değerle ancak 43 milyon doları buluyor, yani aslında komik ifade edersek 'sonradan görme' Clinton, Bush'lardan daha iyi duruma gelmiş, başkanlığın şöhretini kullanarak Bush'ların ikisinin toplam servetini yakalamış.
    ABD'nin ilk kuruluşundaki 75 yılda, para ve servet, arazi, gayrimenkul, tarım ürünü (mesela pamuk) ve emtea (metaller gibi) satışından kazanılırmış. Bu kanalla para kazananların çoğu da servetlerini sonradan çoklukla arazi spekülasyonu yaparken kaybetmiş. 1819 paniği ve 1837 paniği birçok zengini ve bu arada da birkaç başkanı iflas ettirmiş.
    İlk 14 başkan kendi dönemlerindeki ekonomik dalgalanmalarda çalkalanmış ve çoğu varlıklarının önemli bir kısmını da kaybetmişler.
    1850 sonrasında ise M.Fillmore ile başlayan yeni bir trend sonrası başkanlar hep avukatlar arasından çıkmış. Bu kişiler çoklukla orta gelir düzeyinde ve serveti olmayan kimselermiş. Servetsiz emekli olanlar arasında Buchanan, Lincoln, Johson, Grant, Hayes ve Garfield gibi profesyoneller var.
    Ancak 1900'lü yıllara girilirken ve yirminci yüzyılda, giderek profesyoneller tarafından yönetilen anonim şirketlerin zenginleştiği ortamda, petrol, maden, finans ve demiryolu sektörlerinde zenginleşen şirket sahip ve yöneticilerinin arasından çıkanlarlarla zengin başkan dönemi başlamış. Kennedy'lerin babası Joseph bu dönemde finans kurumları sahibi olarak zenginleşmiş. Herbert Hoover ise milyonlarca doları madencilik şirketlerinden kazanmış. Amerika'yı zengin başkanlar yönetir imajı genel olarak doğru olmasa da, bu dönemden kalma bir genelleme!
    Peki acaba araştırmacı gazeteci arkadaşlardan biri bizim geçmiş başbakanlarımızın tüm servet tablosunu detaylı şekilde inceleyip tespit edebilir mi ki, biz de ne oranda para ve servet tarafından yönetiliyoruz? Veya başbakanlık kişiye ve aileye mali açıdan yarıyor mu?


    Akşam
     
  13. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Meliha Okur : CHP'nin dış politika golcüleri nerede?


    Dış dünya değişimi bizden önce görüyor.
    Türk siyasetindeki eksen kaymasını ilk farkeden ülke ABD... Yakın dönemde politikalarını oluştururken, CHP'yi de mercek altına aldı. ABD, Türkiye'deki değişime bakarak ön hazırlık yapıyor.
    Kimseyi yanıltmayalım.
    Bu AK Parti ile CHP arasındaki tercih farkından kaynaklanan bir durum değil. ABD'nin yoğurt yeme şekli böyle!..
    ***

    CHP, yeni başkanıyla yepyeni bir yolculuğa çıktı.
    Devletten halka indi.
    Politbüro, sosyal büro oldu.
    Yeniden "Halk" diyen CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, mütevazı bir siyasetçi. Söylemi sıcak, halkı kucaklıyor. Ne yazık ki, bu söylem 30 yıl öncesinin sokak dilinden öteye geçemiyor. Nedense, küresel dünya, uluslararası ilişkiler, AB konusu bu söylemde kendine yer bulamıyor.
    Tez elden bu yanlışın düzeltilmesi gerekir.
    ***
    AB yolculuğu Türkiye için her koşulda önemli!.. CHP'nin Brüksel'deki ofisi iki yıldır iyi bir performans gösterdi.
    Deniz Baykal'ın 11 Nisan'da Brüksel'e yaptığı ziyaret, Avrupa Parlamentosu'nda müthiş bir CHP rüzgârı estirmiş.
    Geçen ay Alman Sosyal Demokrat Partisi ile Avusturya Sosyal Demokrat Partisi, CHP'yi yakın markaja almış.
    Yakında bu iki parti lideri ile Kılıçdaroğlu buluşturulacak. Henüz ziyaretin çerçevesi belli değil. Fakat, CHP'nin hem Sosyalist Enternasyonal'de yeniden koltuğa oturması, hem de Avrupa Sosyal Demokrat Partiler Güç Birliği'nde söz sahibi olabilmesi için kendi merkezinde, "Uluslararası İlişkiler" ve "AB Masası" kurması şart.
    ***
    CHP, ABD ile ilişkileri de çok önemsiyor...
    Kurultayı izlerken pek çok CHP'li vekille sohbet ettik. Ayrıntıları şimdilik yazmıyorum. CHP, BDP'nin ardından Washington'da ofis açmaya hazırlanıyor. Açılması düşünülen ofis, bölgesel liderliğe soyunan Türkiye'nin diplomasi yolculuğunda gözden kaçmayacak kadar kritik bir konu.
    ***
    Ne yazık ki, iktidar olmaya soyunmuş bir CHP'de dış politika ayağı çökmüş durumda. AK Parti bile yıllardır Şükrü Elekdağ'ın görüşlerinden yararlandı. Gönül ister ki, CHP'nin Kılıçdaroğlu yönetimindeki kurmayları arasında Şükrü Elekdağ ve Onur Öymen'i kucaklayan bir anlayış doğar.
    CHP'de AK Parti'nin çok korktuğu dış politika kalesi artık boş.
    O halde, halkçı CHP'nin dış politika golcüleri nerede?
    [​IMG]


     
  14. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Avrupa göbeğinden çatlıyor! (


    Avrupa'da ülkelerin ve kurumların finansal yaklaşımları bugünlerde sadece Avrupa'yı değil tüm dünyayı iyice sallıyor.

    Bir ülkenin veya bir topluluğun (AB gibi) yapacağı en kötü şey, Merkez Bankası'nın itibarını paramparça etmektir. İşte bu kötü şey geçen hafta AB'de gerçekleşti.

    Avrupa Merkez Bankası'nın fon yönetimi bölümü, bono piyasalarına nakit dökerek, çeşitli mali açıdan sorunlu Euro Bölgesi ülkelerinin bonolarının yanında yer alırken, diğer taraftan da bankanın başı Trichet, Almanlara enflasyonla mücadele kararlılığını ortadan kaldırırp kaldırmadığını anlatmak ve hesap vermek zorundaydı.

    The Economist'in haberine göre, Trichet, Der Spiegel dergisine verdiği beyanatta, 10 Mayıs tarihinden beri ülke bonolarını satın almalarının siyasi bir karar olmadığını, ekonomik bir karar olduğunu anlatmak zorundaydı. Israrla bankanın para politikası ilkelerinin değişmediğini vurguluyordu, ortalığa dökülen fonları kolayca sterilize ettiklerini anlatıyordu, ama inanan da azdı.

    Avrupa Merkez Bankası bonoları satın almak için çıkardığı 16.5 milyar euroluk nakdi, hemen peşinden piyasa işlemleri ile ortadan kaldırmaktaydı. Bölge bankaları bu işlemlerde satılan kağıtları almak için 10 misli talep vermekteydiler. Bu nedenle de satış için Merkez Bankası sadece yüzde 0.28 kadar, yani küçük bir faiz maliyeti altına girmiş oluyordu, o kadar!
    Ancak ekonomistler ve analistler tabii işin farkında. AB Merkez Bankası'nın girişimi piyasa dengelerini ve dolayısı ile ülkeleri korumak için.
    Trichet, AB kuralları içinde ülkelere yardım etmek için bir kanal veya kurum olmaması nedeniyle ve geçen hafta ilan edilen 444 milyar euroluk hükümetleri kredilerin riskine karşı koruyacak özel tedbir paketinin ancak bir süre geçince devreye girecek olması nedeni ile devreye girdi. Trichet, ülke bonolarının piyasasaının tamamen çökmesine karşı önlem almak ve piyasaları korumak için, bugün birisinin sorunların daha büyümesine acilen engel olması gerekiyordu mantığı çerçevesinde hareket etmekteydi..
    Tabii bazı farklı eleştiriler de var.Örneğin AB Merkez Bankası neden daha evvelden büyük bütçe açıkları ve büyük özel borcu olan ülkelerde bankaların dışarıdan kaynak bulmada zorlanacaklarını kestirip peşinen önlem almadı diye de soruluyor. Zira global finans krizinin hemen başlangıcında AB Merkez Bankası 'Avrupa'da önemli dengesizlikler bulunmuyor!' şeklinde bir söyleme angaje olmuştu.
    Ama AB kuzeyde yüksek tasarrufu olan, varlık açısından zengin, ve prodüktif ülkeler ile güneyde rekabet gücü olmayan, borç batağında, özetle çoktan batık ülkelerden oluştuğunu unutmuştu. Veya unutmayı seçmişti. Özetle Trichet, her ne kadar geçici önlem aldığını ve ortalığa döktüğü likiditeyi sterilize ettiğini vurgulasa da, açıkça biliniyor ki AB Merkez Bankası, aslında ülkelerin maliye politikası felaketlerini önlemeye ve ülkeleri destekleyerek, kurtarma operasyonu yapıyor. Bu da özellikle Almanya'nın uzun zamandır korktuğu şeyin gerçekleşmesi demek. Bu nedenle Alman Merkez Bankası'nın başı Axel Weber, AB Merkez Bankası'nın bono satın alma operasyonunu açık seçik eleştirmekte.
    Almanya'nın tezine göre iki temel ilke çöpe atılmış, birincisi her ülke kendi maliye politikasından sorumludur ilkesi, diğeri ise AB Merkez Bankası'nın hiçbir zaman maliye politikasına bulaşan bir kurum olmayacağı ilkesi.
    Bu arada gelecek yıl Trichet'nin görev süresi bitince Axel Weber onun yerine gelecek ve farklı 'Alman usulü' muhafazakar yaklaşımlar da gündeme oturacak. Yani Avrupa'nın bütçe ve borç sorununa kararlı bir çözüm getirmesi için bir yıl kadar bir zaman var. Banka Almanların yönetimine geçti mi, oyunun kuralları muhafazakar yöne doğru değişecek!

    Akşam
     
  15. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe :Kriz öncesine dönüş işaretleri


    Çok çabuk kötümserliğe düşen ve iyimserliği adeta bir 'ahlaki sorun' sayan bir toplumuz. Biz iki yıldır insanlarımızı ekonomide bir şeylerin doğruya gittiğine inandırmak için çırpınıyoruz. Ama insanlar, adeta, 'bunalımı' tercih ediyorlar. Halbuki siyaset karmaşa içindeyse de ekonomi tam tersine hızla iyileşiyor. Sağcı, solcu, futbolcu hepimiz bu ülkenin insanıyız ve ekonominin iyiye gitmesi er geç her kişiyi etkileyecektir.
    İyileşmeye örnek olarak sanayi üretimini verelim.
    Sanayi üretimi geçen yılın aralık ayından bu yana çift basamaklı oranlarda artıyor.

    Aralık 2009 ve Mart 2010 arasındaki dört ayda ortalama sanayi büyümesi yüzde 19 oldu.

    Sanayi üretimindeki bu tempo sonucunda 2010'un ilk çeyreğinde GSYH büyüme oranı da çift basamaklı olacak.
    Sanayi üretimi verileriyle beraber izlediğimiz, ancak daha önce açıklanan kapasite kullanım oranları da sanayi sektöründeki toparlanmanın devam ettiğine işaret ediyor.

    Nisan ve mayıs ayına ilişkin kapasite kullanım oranları, kriz öncesi seviyelere geri dönerek sırasıyla yüzde 72.2 ve 73.4 olarak gerçekleşti. Geçen yılın aynı ayına göre nisan ayında 11.9, mayıs ayında da 9.2 puanlık artış söz konusu.

    Kapasite kullanım oranları 2008'in kasım ayından itibaren hızla yüzde 70'in altına düşmüş, 2009'un mart ayında da yüzde 59.2 oranı ile en düşük seviyesini görmüştü. Kapasite kullanım oranının aradan bir yıl geçtikten sonra, nisan ayında ilk defa yüzde 70 seviyesinin üstüne çıkması, sanayi sektöründe devam eden toparlanmanın önemli bir göstergesi.
    Kapasite kullanım oranlarını mevsimsel dalgalanmalara göre düzelttiğimizde de, nisan ayında bir önceki aya göre 0.9 puanlık artış, mayıs ayında da 0.5 puanlık artış gerçekleşmiş.
    Bu artışlar kapasite kullanımı ve sanayi üretimindeki artışların sadece baz etkisinden kaynaklanmadığını gösteriyor. Aşağıdaki grafikte mevsimselliğe göre düzelttiğimiz kapasite kullanım oranlarını TÜİK tarafından mevsimselliğe ve çalışma günlerine göre düzeltilen sanayi üretim endeksi ile karşılaştırıyoruz.

    Grafikte kapasite kullanımı ile sanayi üretim endeksi arasındaki yakın ilişki ilk bakışta göze çarpıyor. Ayrıca, kapasite kullanımı oranlarını kullanarak yaptığımız hesaplamalar da sanayi üretiminin nisan ayında yüzde 11-13 civarında, mayıs ayında da yüzde 9-11 civarında arttığını gösteriyor.
    Kapasite kullanım oranlarını kullanarak oluşturduğumuz ve sanayi üretimini kapasite kullanımına bakarak tahmin için kullandığımız zaman serisi modelinin öngördüğü tahmin seviyeleri sanayi üretimi endeksinin gerçekleşen seviyeleri ile yakın (hata payı düşük) bir seyir izliyor.
    Hatta toparlanma dönemlerinde tahminlerimizin bir miktar düşük kaldığını da söyleyebiliriz. Nisan ve mayıs aylarında ortalama yüzde 10 civarında üretim artışı önceki aylara göre daha düşük. Ancak bu azalma baz etkisinin giderek azalmasından kaynaklanıyor.
    Sonuç olarak da, ilk çeyrekte yüksek tempoda büyüyen sanayi sektörünün ikinci çeyrekte de büyüme temposunu koruduğunu söyleyebiliriz. Baz etkisi tamamen kaybolduktan sonra, büyüme oranlarının yüzde 6-8 aralığında gerçekleşmesini bekliyoruz.
    Biz hızla toparlanıyoruz. Esas risk konusu olarak dikkatle takip etmemiz gereken, Avrupa'daki gelişmelerdir.


    Akşam
     
  16. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : AB ve euro baş belası oluyor!


    Bir zamanlar 0.80 dolar verip bir euro alınabilirdi. Sonra işler değişti, dolar kötümseri olundu, bir ara 1.60 dolar verip bir euro almaya başladık. Ama kriz sonrasında işler tersine dönmeye başladı. Dolar bölgesinin krizi çıkartan taraf olmasına rağmen, en erken ve en güçlü toparlanmaya başladığı görüldü. Tersine Euro Bölgesi'nin ekonomik zaafları gündeme geldi. Euro hızla değer kaybederken dolar değer kazandı. Euro, Yunanistan'ın sorunlarının açığa çıkması ile ortamın tamamen gerilmesi ve İspanya, İtalya, İrlanda ve Portekiz'in de moralleri bozar hale gelmesi ile çöktü ve 1.20-125 dolar, bir euro aralığına kadar geriledi. Piyasada bir dolar eşit bir euro tahminleri uçuşmaya başladı. Global ekonomi toparlanmada ama, finanasal piyasalar tir tir titriyor!

    'Siyaset ekonomiyi çökertmekte ne kadar başarılı!' dışında söylenebilecek pek bir şey yok. Sarkozy IMF'in başındaki Strauss -Kahn yakındaki Fransa seçimlerinde kendisine rakip olmasın diye, Merkel ise Almanya eyalet seçimlerinin sonuçları belli olana kadar oy kaybetmemek için ayaklarını sürüdüler, IMF ve AB yardım paketini sürüncemede uzun süre bıraktılar ve şimdi fatura 750 milyara çıkmış bulunuyor. Bugün Lehman çöküşünden bu yana ilk defa piyasalar ciddi şekilde stres sergiliyorlar. Volatilite endeksleri hemen her tür varlıkta alarm veriyor. Avrupa bono faizi spreadleri yatırımcıların endişelerini aksettirerek yükseliyor. Libor fiyatları da baskı altında yükseldi. En büyük bankalar bile garantisiz borçlanmada büyük sorun yaşıyorlar.

    Ancak 'fatura' daha da büyüme potansiyeli taşıyor. Çünkü euro, hızla 'carry trade' dediğimiz, bir ülke parası cinsinden borçlanıp diğer ülke paralarına yatırım yapan yaklaşımda, değeri düşeceği için borç alınan ve sonra da satılarak başka paralar cinsinden yatırımların finansmanı için ucuz para durumuna düşmek, yani 'carry trade kurbanı' olmak durumuna gelmiş bulunuyor.

    Eskiden carry trade yatırımcıları düşük faizli Japon Yen'i borçlanır ve yüksek faizli gelişen ülke paralarına yatırım yaparlardı.
    Carry trade söz konusu olduğunda, borçlanılan para, yani fonu sağlayan ülke parası, piyasada satılarak diğer paralar cinsinden varlık alındığı için değer kaybeder. Bu nedenle euronun daha da değer kaybetmesi için bir neden de carry trade; euronun şimdi yatırımcılarının finanasman hedefi olması euroyu aşağı iten diğer nedenlere ekleniyor.

    Geçmişte kriz öncesinde ekonomiler büyümekte iken carry trade ülkelerin faizleri arasında ilerisi için beklenen küçük farklardan kar etmek için yapılıyordu. Bugünkü carry trade ise global ekonominin toparlanması beklentisi üzerine inşa ediliyor.

    Bugün Avustralya ve Brezilya gibi ve Çin'e çok satış yapan emtea ihracatçısı ülkelerin büyümesinin hızlanması ve faiz yükselmesi beklentisi ile ve faizi düşük ülke paralarından borçlanılarak, örneğin yen veya dolar borç alarak, yatırım yapma şeklinde yapılıyor.

    Ancak şimdi ortaya yeni kurban euro çıktı, euro borç alınarak değerlenen ve faizi yükselen Yeni Zelanda veya Avusturya parasına yatırım yapmak şeklinde bir carry trade gündemde.

    Aslında euro hala en ucuz borçalanılabilecek en düşük faizli ülke değil, en ucuz faiz ABD ve Japonya'da. Ama AB Merkez Bankası, faizleri yüzde 1 düzeyinde tutarken, ABD faizi yüzde 0.25, İngiltere faiziyse yüzde 0.5.
    Bu arada da bazı yatırımcılar euroyu borç alınacak para olarak görmeye başladılar.

    Çünkü, birincisi, Avrupa'nın büyümesi yavaş ve önümüzdeki dönemde Yunanistan ve diğerlerinin sorunları nedeni ile de AB, ABD ve İngiltere'nin altında bir büyüme hızı ile devam edecek.
    İkincisi, bu nedenle AB faizleri de düşük tutmaya devam edecek, arttıramayacak. Avrupa'da enflasyon da düşük olduğundan faizleri yukarı itecek bir olgu yok.

    Üçüncüsü, Avrupa Merkez Bankası sorunlu ülkelerin bonolarını almaya devam etmek durumunda ve bu da euro arzını arttırrarak euroyu zayıflatacak ek bir unsur. Bu arada Yen ve diğer geçmiş carry trade paralarının değerleri euro karşısında artıyor ve yatırımcılar daha sağlam gördükleri ülke paralarına doğru kaçtıklarından, fon bulurken yen ile borçlanmak yerine, euro borçlanmak karlı hale geliyor.
    Bugün artık piyasalarda dolar ve euronun bire bir pariteye geleceği konuşuluyor.

    Yani euro giderek daha zor durumda ve gerileyecek gibi duruyor!
    Üzgünüz, Çin parası ve euro rezerv para durumuna gelemeyecek, dolar da alternatifsizlikten en az yirmi yıl uluslararası ödeme aracı rolüne devam edecek!

    Bu durumu değiştirecek tek uzun dönem faktörü AB içinde federal hükümet kurularak ABD tipi federal yapıya geçilmesi olur.
    Euronun durumu ve AB'nin ataleti ülkemiz için de sorun!

    Akşam
     
  17. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Meliha Okur : Bu takım iş yapar mı?


    Türksiyaseti bir viraja girdi. Kendini yenileyen ana muhalefet partisi arkasına aldığı rüzgârla seçim maratonuna hazırlanıyor. Yenilenen CHP'nin vitrini Türkiye'nin umudu olabilecek mi? Bu soruya yanıt ararken gördük ki, CHP yine yapacağını yaptı. En güçlü olduğu dış politika alanında kendi kalesine gol attı. Parti Meclisi'ne dış politikayı bilen bir kişiyi bile almadı.
    Acaba ekonomide ne yapacak?
    Sürekli yoksulluk ve işsizlikle boğuşan Türkiye'nin sorunlarını çözebilecek mi?
    Küresel krize karşı nasıl duracak?
    Küresel sermayeyi Türkiye'ye çekebilecek mi?

    ***
    Baştan belirtelim.
    CHP'de ekonomiyi bilen iyi bir takım var.Kaptan, eski Hazine Müsteşarı Faik Öztrak.
    Rakamların dilinden anlıyor. Sakin kişiliğiyle saygı duyulan bir analizci. Uzmanlık alanı maliye olan Prof. Dr. Hurşit Güneş'i anlatmaya gerek var mı? Finans ve bankacılık sistemi ile sıkı diyalog halinde.
    Gökhan Günaydın, tarım ve hayvancılık sektörünün bir bileni... Reel sektörden gelen sanayici Umut Oran, hem emeğe saygılı bir patron, hem de hayvan haklarına...
    Bolu'daki fabrikasında bulunan hayvan barınağında 15 sokak köpeğine bakıyor.
    Bir de bu takımda sosyolog Sencer Ayata var. Kentleşme ve ekonomi modeli yaratmak için iyi bir seçim.
    Açıkçası bu takım iş yapar!..

    ***
    Ancak lego eksik. Enerji ve bankacı ayağı kopuk.
    Enerji ve finans deyip geçmeyin! Büyük pasta burada... CHP, kömüre, madene, güneşe, rüzgâra, kısacası yenilenebilir enerjiye önem verecek. Acaba boru hatları, nükleer enerjiyle ilgili ne diyecek? İran'la nükleer takas konusunda yolculuğu nasıl yorumlayacak?
    CHP lideri Kılıçdaroğlu, "Sanayicimi koruyacağım, kayıt dışıyla mücadele edeceğim. Doğu ve Güneydoğu'ya fabrika kuracağım!" diyor.
    Etnik şiddet bitmeden Doğu ve Güneydoğu'da kim ne yapabilir? CHP, korumacılığa cankurtaran simidi gibi sarılacağının sinyalini veriyor. Dünya ekonomisinin daraldığı bir dönemde, korumacılık neyin nesi? Korumacılık geçici bir dönem Türkiye'yi sanal cennete çevirir. Ancak rekabet gücümüzü bitirir.
    Üretim çakılır. Darboğaza gireriz!
    Bu politika geçici de olsa MÜSİAD'ı ihya eder, TÜSİAD'ı da toz duman...

    ***
    CHP fabrika yapacak. Esnafa kredi verecek. Adres belli... Piyasaların rahat işlemesini sağlayan kamu likiditesine göz dikilmiş. Demek ki kamu bankalarındaki kaynak mali piyasadan çekilecek. Bu durum Merkez Bankası'nın etkinliğini sıfırlamaz mı? Ekonominin dilini değiştirmez mi? İki dakikada Türkiye ekonomisini okuyan Reyting şirketleri ve yatırım bankaları engellenir. Mali piyasalar dümdüz olur.

    [​IMG]



    [​IMG]

    Sabah
     
  18. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Meliha Okur : Türkiye alkışı hak etmedi mi?


    Dünya sahnesinde büyük oyuncu olmak kolay mı? Ne gezer! Önce ekonominiz güçlü olacak! Arkanızda donanımlı bir ordu duracak! Üstüne jeo-politik manevra yeteneği konulacak. Kim ne derse desin bu üçlü olmadan büyük ülke düşü kurulmuyor. Hazinesi dolu, borcu sıfırlanmış. Enerjide dışa bağımlı olmayan, yüksek teknoloji üretme kabiliyeti yaratmış bir ülke. Geleneği bozulmamış bürokrasi ve öngörü sahibi siyasetçi...
    Hepsi büyük ülke olmak için gerekli.
    İki haftadır İran'la yaptığımız nükleer takas anlaşmasını konuşuyoruz. Dünyaya yaptığımız anlaşmanın başarısını anlatmak için çırpınıp duruyoruz. Burnumuzun dibindeki bir ülkede 'savaşa hayır' diyoruz. Kesinlikle nükleer silah istemiyoruz.
    Türkiye olarak bizim derdimiz ne?

    ***
    Çok açık. Türkiye, kendi coğrafyasında nükleer silahın olmayacağına inandı. Dünyayı da inandırmaya, bölgede olası bir savaşı önlemeye çalışıyor. İran ve Brezilya ile birlikte imza attığı anlaşmayı zafer, başarı ve çözüm olarak görüyor. Dünya ülkelerinden takdir görmek istiyor. Sahnedeki herkes gibi alkış bekliyor.
    Gelin görün ki, dünya siyaset sahnesi sessizliğe gömülmüş. Kimsenin gıkı çıkmıyor. Hava puslu... Yapılan anlaşmayla ilgili karışık reaksiyonlar var.
    Öyle ya, bizi niye ödüllendirmiyorlar?
    Yoksa biz ülke olarak bir hata yapıp, İran sorunuyla ilgili olarak ABD başta olmak üzere başka ülkelerin rolünü mü çalmaya kalkıştık?
    Açıkçası Türkiye olarak bu anlaşmayı imzalamakla çok doğru bir iş yaptık. Fakat yanlışlar arkasından geldi. Tıpkı acemi oyuncuların yaptığı gibi, "Bu geçici üyesi olduğumuz anlaşmayla birlikte İran konusunun Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne gelmesine, yaptırıma gerek kalmadı" diye bir açıklama yaptık.
    Oyunu yeterince bilmemenin cezasını çekiyoruz....
    ***

    Anlaşmadan hemen sonra Türk tarafı olarak yapmamız gereken açıklama şu olmalıydı: "Ey uluslararası toplum ve İran. Türkiye olarak bir krizi, çıkabilecek bir savaşı önlemek ve çözüm bulmak için herkese bir fırsat sunduk. Bu fırsatın sorumluluğunu alıyoruz. Herkes bunu bilmeli ve en iyi şekilde değerlendirmeli!" demeliydik.
    Bu tavır bize saygınlık kazandıracaktı. Şimdi taraf konumuna geldik.
    İran'a kefil olduk.
    İran, kendine göre bir politika izliyor. Bedelini Türkiye ödememeli ve Türkiye kendine özgü bir dış politikası olmalı. Dünya siyasetinin tersine bir yolculuk yapmamalı. Çünkü dünya siyasetinin tersine gittiğinizde oyunun dışında kalma riski var.
    Diyeceğim o ki, İran'la nükleer takas anlaşmasında tarlayı doğru ektik. Fakat ürünü yanlış biçtik.
    [​IMG]



    [​IMG]

    Sabah
     
  19. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Avrupa'daki krizin ihracat etkisi


    OECD tarafından geçtiğimiz günlerde yapılan tahminlerde, OECD üyelerinin 2009 yılında ortalama yüzde 3.5 daraldıktan sonra, 2010 yılında yüzde 2.7 reel büyüyecekleri, Euro bölgesinin ise 2009 yılında yüzde 4.1 daraldıktan sonra 2010 yılında sadece yüzde 1.2 büyüyeceği söyleniyor. Son dönemde, Avrupa'da Yunanistan ve İspanya gibi ülkelerin kamu harcamalarından kaynaklanan problemlerin Euro para birimini nasıl tehdit eder haline geldiğini de gün be gün izliyoruz. Avrupa'nın bugün yaşadığı sorunun gerisinde, merkezi bir karar organının olmaması ya da ağır ve hantal işleyişi nedeniyle önlemlerin gecikmesi olduğunu birkaç kez dile getirdik. Avrupa Birliği'nin yaşadığı problem düşünüldüğünde akla gelen en önemli sorulardan birisi de Avrupa'daki bu krizin bizim ekonomimizi nasıl etkileyeceği konusu. Bu soruyu cevaplamak için sıkça dile getirilen görüş AB'nin bizim ihracatımızda en büyük paya sahip olduğu ve bizim için önemli bir pazar konumunda olduğu. Kuşkusuz bu faktörü göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Ancak dış ticaret verilerine baktığımızda farklı bir durum ortaya çıkıyor.

    TÜİK tarafından yayınlanan dış ticaret verileri 1996'dan itibaren takip edilebiliyor. AB ile Türkiye arasında yürürlüğe giren Gümrük Birliği anlaşmasının da 1996 yılında başladığını göz önünde bulundurursak aradan geçen on dört yıldaki gelişmeleri yorumlamamız daha anlamlı olur. 1996 yılında toplam ihracatımız 23.2 milyar dolar olurken bunun yüzde 54'ü, yani yarısından fazlası bugün AB üyesi olan ülkelere yapılmış. Buna karşılık 1996 yılındaki 43.6 milyar dolarlık toplam ithalatımızın da yüzde 56'sı yine bu ülkelerden yapılmış. Yani toplamda bugünkü 27 AB ülkesi dış ticaret hacmimizin yüzde 55'ini oluşturmuş. Aradan geçen yaklaşık on beş yıllık sürede Türkiye iki kriz ve deprem felaketinin ardından hızla toparlanarak toplam ihracatını beş kata yakın bir oranda artırdı. 2009 yılı sonu itibarıyla toplam ihracat küresel krize rağmen 102 milyar dolar oldu. Ancak AB üyesi 27 ülkeye yapılan ihracat toplam 50 milyar seviyesinde kaldı. Yani AB ülkelerinin ihracatımızdaki payı yüzde 46'ya düşmüş. AB ülkelerinin toplam ithalatımızdaki payı da 2009 yılı itibarıyla yüzde 40 seviyesine gerilemiş durumda.

    Aşağıdaki grafikte AB üyesi ülkelerin toplam ihracatımızdaki payının son on beş yıldaki (nominal ABD Doları cinsinden) gelişimi görülebiliyor:
    Alttaki diğer grafikte de aylık ve yıllık bazda olmak üzere, AB üyesi 27 ülkenin ihracatımızdaki payını görebiliyoruz:

    Grafikte görüldüğü üzere küresel krizle birlikte AB ülkelerinin toplam ihracatımızdaki payı hızla düşmüş. Grafiğe dikkatli bakılırsa, bu düşüşün küresel krizden bir yıl önce başladığı ve son dönemde bir miktar toparlandığı görülebiliyor. Bu düşüşün gerisinde AB ülkelerinin hantallaşan ekonomileri ve düşük büyüme problemi yer alıyor. Kriz dönemindeki önemli düşüşün sebebi, AB ülkelerindeki tüketici talebinin diğer ekonomilere kıyasla daha keskin bir şekilde daralması. AB ekonomileri hem ABD ile karşılaştırıldığında hem de diğer gelişen ekonomilerle karşılaştırıldığında oldukça yavaş hızlarda büyümekte. Bu sorun nedeniyle de ihrcatımızda daha hızlı büyüyen ülkelerin payı artıyor. Önümüzdeki dönemde AB ülkelerinde hızlı bir toparlanma gerçekleşmesi şimdilik zor gözüküyor. Hem kamu maliyesi problemleri nedeniyle vergilerin artırılacak olması hem de Euro çerçevesinde oluşan problemlerin hızlı bir şekilde çözülmesinin zor olması nedeniyle AB ekonomileri bir süre daha problemlerle boğuşacak. Buna karşılık Türkiye ekonomisindeki canlanma ve toparlanma sadece AB'ye olan ihracata endeksli değil. Bu nedenle AB'deki problemlerin bize etkisi eskisi kadar kuvvetli olmayacaktır. Ancak, AB dışı ülkelerle yapılan dış ticaret ilişkilerinin artmasının da bizim üretimimizin küresel piyasalarla rekabet gücüne endeksli olduğu unutulmamalı.

    Akşam
     
  20. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe :Çin de sorunsuz değil!


    Türkiye ve örneğin Almanya global krizde ihracat yaptıkları müşterileri durgunluğa girince, çoğu sanayi üretimi olan ihracatlarının hızla ve yüksek oranda daralmasını yaşamış ve sonunda içeride sanayi sektörü krize yakalanırken, reel büyüme düşmüş, sanayi şirketleri krizzede olmuş ve işsizlik patlamıştı. Biz bu durumdan ders çıkarmaya çalışmıştık. Geçmişte ithalatın bir bağımlılık olduğunu Türkiye örneğin 1970'li yıllarda öğrenmişti. 2008 krizinde ise ihracatın da bir bağımlılık olduğu ortaya çıkmıştı. Müşterileriniz batınca siz de batıyordunuz. Bu nedenle bu krizden bizim çıkardığımız en önemli ders ülkenin hem dış piyasada ihracat ile aktif olmasının, ama diğer taraftan da iç piyasayı da ayakta tutmasının gerektiğiydi. Yani sorun yaşamamak için dengesiz bir ekonomi yerine iç ve dış talepte dengeli bir ekonomi gerektiğiydi. Birçok kimse global krizde Çin'in sorunsuz olduğunu düşünüyor, bir kişi hariç. Çünkü Çin dışarıya fazla veri vermiyor ve veriler de geç yayınlanıyor. 2000'li yılların başında daha evvel IMF'de de çalışmış olan ve sonra da Morgan Stanley'nin baş ekonomisti olarak görev alan Stephen Roach doların hızla değer kaybedeceğini ortaya atmıştı. Nitekim dolar 0.8 dolar eşit bir euro değerinden 1.60 dolar eşit bir euro değerine üç yıllık bir sürede düşmüştü. Şimdi ise dolar değerleniyor.

    Stephen Roach, son üç yılda ekonomistliği bıraktı ve Morgan Stanley'nin Asya biriminin başına yönetici olarak geçti, Singapur'a yerleşti. Bu arada da zaman zaman yazı yazarak ikazlarda bulunuyor. Dünyada Çin uzmanı fazla yok, bu nedenle Çin'in durumu doğru olarak değerlendirilmiyor. Stephen Roach, 27 Mayıs 2010 tarihinde küçük bir makale yazdı ve Çin ekonomisi hakındaki değerlendirmesini kamu oyuna sundu. İlginç bulduğumuz için aktarıyoruz. Ona göre Çin'de ciddi dengesizlikler ve potansiyel sorunlar var.
    'Asya'nın yaygın bir krize girdiği 1997-1998 yıllarında ve şimdi de 2008-2009 global krizinde Çin ekonomisi yara almadan yaşama devam etmişti. 1997 krizinde Çin iki nedenle krizi kolayca atlatmıştı: Sermaye hareketleri yasaktı, parası konvertibl değildi. Bütün Asya ülkleri bu dönemde değer kaybederken Renminbi değeri hiç değişmeden yola devam etmişti. Asya'da ve dünyadaki talep zafiyeti Çin'i etkilemememişti.

    2008-2009 global krizinde ise Çin, daha büyük tehlike altındaydı. Çin ihracata bağımlılığını arttırmıştı.1997 krizinde Çin GSYİH oranı olarak yüzde 17 ihracat ile yaşarken, 2008-2009 krizinde Çin'in ihracat oranı yüzde 37 gibi bir düzeye yükeselmişti. Çin globalleşmeye tüm hızı ile katılmış ve ihracata büyük bağımlılık durumuna gelmişti.

    2008 sonunda başta ABD olmak üzere tüm dünya krize girereken Çin yedi ay içinde yani Temmuz 2008 tarihinde ihracatı yüzde 26 hızla artar bir durumdan, 2009 Şubat ayında ihracatı yüzde 27 daralır hale gelmişti. Bu da Çin'in GSYİH reel büyüme oranının 2008'in son aylarında çift rakamlı büyümeden tek rakamlı büyümeye gerilemesine neden olmuştu. Bu süreçte Çin'in ihracata dönük sanayi sektörünün en yerleşik olduğu Guangdong bölgesinde, 20 milyondan fazla ihracat sektörü işçisi işlerini kaybediyorlardı.
    Çin bu durumda alarma girdi. 4 trilyon Renminbi miktarında acilen gündeme gelen bir kamu altyapı harcaması ve 9.6 trilyon Renminbi düzeyinde de bir banka kredisi artışı devreye girdi. 2009 yılının son üç çeyreğinde Çin ekonomisi, ayağa kalktı ve 2009 yılı bütünü için yüzde 8.7 reel büyüme kaydeden Çin, 2010 yılının başında yeniden yüzde 12 civarında bir büyüme hızına ulaştı.

    Ancak yukarıda anlattıklarımız Çin sorunları aştı anlamına gelmiyor. Kriz sonrasında Çin ne durumda sorusuna cevap arandığı zaman, Çin ciddi ekonomik sorunlar ile karşlı karşıya demek daha doğru. Aşırı doz parasal genişleme inşaat sektörüne ve konut piyasasasına bulaştı, Bu büyük bir spekülatif balon başlattı. Banka kredilerinde patlama da yatırım yapan şirketlerin ciddi kredi ödeyememe sorununa girmeleri ile sonuçlandı. 2010 yılının ikinci yarısında banka sektörünü yöneten ve düzenleyen kamu otoritesinin birçok krediyi, geri ödenmesinin mümkün olmaması nedeni ile silmesinin gerektiği de ortaya çıktı.

    IMF, 2010 Nisan ayındaki World Economic Outlook raporunda Asya'nın krizden dengeli ve güçlü bir şekilde çıktığını söylüyor. Ancak denge kelimesinin Çin için kullanılması mümkün değil. Çin son on yılda hem ihracatın ekonomideki önemini iki misline çıkarmıştı hem de cari dengesi GSYİH oranı olarak 2007 yılında yüzde 11 düzeyinde fazla verir duruma gelmişti. Çin 2010 yılında da yüzde 6 oranında cari denge fazlası vermek durumunda. 1997 yılında GSYİH oranı olarak yılda yüzde 32 civarında yatırım yapan Çin, 2009 yılında yatırım oranını inanılmaz boyuta, yüzde 47 düzeyine çıkarmıştı.Yani Çin çok aşırı arz fazlası durumundaydı. Bu arada içerideki tüketim ise 1990'lı yıllarda yüzde 50 civarındayken 2008 yılında rekor düzeyde düşük yüzde 35 oranına inmişti. Özetle Çin, son on yılda yapısal dengesizliklerini iki kriz içeren son on -onbeş yılda arttırmış ve makro dengeler açısından endişe verici bir duruma gelmiş ,ama durumu da idare etmiş bulunuyor. Eğer dünya bir kriz daha yaşarsa Çin ciddi şekilde tehlike yaşar. Çin'e hatırlatılması gereken bir iki önemli ders var. Japonya ve ABD'ye bakarak durumu doğru değerlendirebilirler. Bu boyuttaki makroekonomik dengesizlikler bir süre sonra ekonomiyi kuvvetle etkilerler. Çin acilen ülkenin iç tüketimini arttırmak zorunda. Çin durumun farkında ve 2011-2016 arası için hazırlanan 12'nci beş yıllık planda iç tüketime dayalı bir politika izlemeye çalışıyor.

    Global toparlanma sorunsuz gelişse de Çin, dengesiz büyümesini, yani tamamen dış talebe dönük, içte zayıf ekonomi yaklaşımını değiştirmek zorunda. Bunu acilen yapmazsa bir sonraki global dalgalanmada büyük sorun yaşar. Çin iç tüketimi canlandırmak zorunda.'

    Akşam
     

Bu Sayfayı Paylaş