Ekonomi Makaleleri

'Ekonomi ve Para Piyasaları' forumunda RAPAEL tarafından 18 Nisan 2011 tarihinde açılan konu

  1. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Yükselen Yıldız: Lula ve Brezilya


    Son yılların yükselen yıldız ülkelerinin en önemlilerinden birisi de Brezilya. BRIC (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Rusya) ülkeleri olarak ekonomide yükselen ülkeler olarak adlandırılanların Güney Amerika temsilcisi Brezilya'nın, ülkemizle olan yakınlaşması, son aylarda tüm dünyada göze çarpar ve dikkat çeker oldu. İran'ın nükleer silah yapımını engellemek için, öngörülen yaptırımlardan çok, diplomasi yollarının denenmesini Türkiye ve Başbakan Erdoğan ülkenin yeni dış politika yöntemi olarak savunuyorlardı. Lula da benzer düşüncelere sahipti. Öyle gözüküyor ki, Brezilya ve Türkiye bundan sonra birçok konuda müşterek hareket edecekler.
    Soğuk Savaşın sona ermesi ve 1990 yılından sonra Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku'nun dağılması dünya politikalarında da önemli değişiklikler getirdi. İki kutuplu bir dünya yerine, tek büyük güç ABD'nin yanında, bölgesel güçlerin sözünün de sayıldığı yeni bir dünya siyaseti oluşmaya başladı. Ortadoğu, Balkanlar ve Doğu Akdeniz'de Türkiye bölgesel bir güç olarak ortaya çıkarken, Amerika kıtasında da Brezilya ABD'den bağımsız bir politika izleme gayreti içine girdi. Son olarak Tahran'da Brezilya Başkanı Lula, Türkiye Başbakanı Erdoğan ve İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad arasında imzalanan zenginleştirilmiş uranyum cevherinin değişimi anlaşması, güncel bir örnek olarak tüm dünyanın dikkatini çekmiş bulunuyor. Brezilya Başkanı Lula'nın da Güvenlik Konseyi Geçici Üyesi olarak Türkiye'nin yanında durması ve diplomasi yollarına öncelik vermesi, dünyadaki güç dengelerinde yeni bir çığır açacak mı sorusu, önemli bir soru bu!
    Bu sorunun cevabı beklenirken de yıldız lider Lula'yı iyi tanımak nereden geldiğini bilmek gerekli! Aşağıda bu yeni siyasetin liderlerinden Brezilya Başkanı Lula'nın ilgi çekici yaşam hikayesi var.

    Luiz Inacio Lula da Silva Brezilya'nın 35. Başkanı. İşçi Partisi'nin (Partido dos Trabalhoderes yani PT) de kurucularından. İlk defa 1989 yılında olmak üzere üç defa başkanlık seçimine katıldı ve kaybetti. Sonunda 2002 yılında seçimi kazanarak başkan oldu. 2008 yılında ise, tekrar, az farkla da olsa ikinci defa seçim kazandı. Üçüncü bir dönem seçime girmek için anayasa değişikliği yapmayı düşünmediğini açıklayan Lula'nın başkanlık dönemi 1 Ocak 2011 tarihinde sona erecek.

    1945 doğumlu Lula, sekiz çocuklu bir ailenin yedinci evladı olarak dünyaya gelmiş. Lula'nın doğumundan iki hafta sonra babası Sao Paulo'ya göç etti. Yedi yaşına geldiğinde, annesi çocuklarını alarak kocasının yanına gitmeye karar verdi ve bir sürprizle karşılaştı. Kocası ikinci bir aile kurmuştu. İki aile bir süre beraber yaşadılar. Lula ve annesi, kardeşleriyle birlikte ancak dört yıl sonra iki odalı ayrı bir eve taşınabildiler. Lula on yaşına kadar okuma yazmayı öğrenmedi. İlkokulun dördüncü sınıfında, okulu bırakarak ailesini geçindirmek için çalışmaya başladığında 12 yaşındaydı. 14 yaşında ilk defa yasal olarak bir bakır işleme atölyesinde çalışmaya başladı. 19 yaşında geçirdiği bir iş kazasında sol elinin küçük parmağını kaybetti.

    Lula kısa süre içerisinde sendika çalışmalarında da ilerlemeye başladı. 1975 yılında Sao Bernardo do Campo ve Diadema çelik işçileri sendikasının başkanı seçildi. Bu bölge Brezilya otomotiv endüstrisinin yoğun olduğu bölgeydi. Uzun yıllar Central Unica dos Trabalhoderes (CUT) sendikalar federasyonunun başkanlığını yaptı. Bu federasyon İşçi Partisi'nin (PT) kuruluşunda etkin bir yer alacaktı. 1980 yılında bir grup akademisyen, aydın ve sendika liderinin kurduğu İşçi Partisinin kurucuları arasındaydı. 1986 yılında milletvekili seçilerek parlamentoya girdi.

    Lula 1989, 1994 ve 1998 yıllarında İşçi Partisi'nin (PT) Başkan adayıydı, fakat seçimleri kazanamadı. 2002 seçim kampanyasında Brezilya Sosyal Demokrat Parti'sinin adayını mağlup ederek başkan seçildi. Partisinin geçmişte savunduğu aşırı sosyal değişimler yerine reformist bir çizgi izledi. Emeklilik, vergi, iş ve adalet reformları yanında, üniversite reformunu öngören yasaları meclisten geçirdi. 'Fome Zero' ve 'Bolsa Familia' olarak adlandırılan sosyal reformları gerçekleştirdi. Bu reformlar ülkedeki açlık, kurak bölgelerdeki susuzluk, erken hamilelik ile mücadele eden ve zorunlu ilk eğitimi öngören programların uygulanmasıyla ilgiliydi.

    Sendikacı Lula ekonomide, özellikle kamu maliyesi yönetiminde de büyük başarı sağladı. Lula, kendinden önceki hükümetin IMF ile yaptığı anlaşmaları yenileyerek, ilk iki yıl içerisinde tatmin edici bir bütçe fazlasını gerçekleştirdi. Üçüncü yıl IMF tarafından belirlenen hedefi aştı ve 2005 yılında, planlanandan iki yıl önce, IMF'ye olan borcun tümünü ödedi. Gelişmeyi Hızlandırma Programı (PAC) için ayırdığı bütçe 2006 -2010 yılları arasında 281 milyar USD tutarındaydı. 2006 yılı ortalarında değerlendirme kuruluşu Fitch ve S&P Brezilya'yı yatırım yapılabilir derecesine yükseltti.
    İşçi Lula, bugün dünyanın en saygın liderlerinden biri!.

    Akşam
     
  2. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Meliha Okur : İsrail'den Türkiye'ye servet akacak


    İnsanlığı utandıran saldırı pazartesi sabaha karşı gerçekleşti. Ancak öncesinde düşündüren gelişmeler oldu. Türkiye, bölgede güven veren ve büyüyen bir ülke. Buna Türkiye'den İsrail'e göç etmiş çoğu Musevi inanıyor. 25 Mayıs'ta sanayi kenti, Türkiye'nin lokomotifi Gaziantep'te yayımlanan bir haber, dikkatli gözlerden kaçmadı. Haber, "300 Musevi aile Gaziantep'e dönüş için hazırlık yapıyor" diyordu.
    Görünen o ki, servetler Türkiye'den İsrail'e değil, İsrail'den Türkiye'ye akacak.
    Dikkatinize sunalım.
    ***

    Türkiye, uzun süredir İsrail'le, 'insani, diplomatik, siyasi, askeri' olmak üzere dört farklı dili konuşuyordu. "One minute" siyasi, "Alçak koltuk"diplomatik, Gazze'ye yardım yolunun açılması ise insani dilimizdi. Askeri dili konuşmaya gerek var mı?
    Üç dilde de beklenen başarı ortada. Acaba bu noktada, İsrail ile yaşadığımız kriz, ekonomik açıdan bizi zora sokar mı? İsrail, bize ne gibi yaptırımlar uygulayabilir?
    Ortada bir belirsizliğin olduğu kesin.
    Ancak bir zamanlar tüm dünyada sermaye akımlarını yönlendiren Musevi sermayesi, 2008 kriziyle birlikte çöktü. Çekirdek Musevi sermayesini yönlendiren finans kuruluşları battı. Alman, Arap ve Uzakdoğu'yu temsil eden finans şirketleri krizden güçlü çıktı.
    Dolayısıyla, bugün geldiğimiz noktada İsrail'in Türkiye'nin küresel sermayeye erişimini zorlaştırması güç!
    ***
    Ayrıca İsrail'in Ermeni ve Rum lobilerini engellemesi de bizim için bir değer ifade etmiyor. Artık Ermenistan ile doğrudan görüşme yapıyoruz. Yunanistan ile ilişkilerimiz en üst boyutta. Üstelik İsrail, 2,5 yıldır kritik askeri ihalelerde ve yüksek ekonomik, stratejik teknolojiye erişimde Türkiye'ye karşı örtük bir ambargo uyguluyor.
    Enerji projelerinde iptaller olabilir. Fakat enerjide de büyük küresel oyuncularla birlikte kart açıyoruz. Bu detay gözen kaçmamalı. Turizmciler için haberler hoş değil. İptaller gelebilir.
    [​IMG]



    [​IMG]

    Sabah
     
  3. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Kriz bitti geriye ne kaldı?


    Dünya genelinde dünyayı yöneten bir hükümet yok, bir tek dünya parası yok ve finans kesimlerinde de tek tip regülasyon yok. Ancak çok önemli boyutta global bir ekonomi var ve ciddi boyuta ulaşan yeni oyuncular, yani gelişen ülkeler var. Global ekonominin entegrasyonu denince insanların aklına hemen otomotiv ürünleri ve bilgisayar gibi şeyler geliyor. Ancak dünya ekonomisinin entegrasyonunun analizi farklı olamalıdır. Dünyanın ekonomik entegrasyonu, sermaye, emek ve emteanın (commodity) entegrasyonu ile başlar. Entegrasyonun gerçekleşmesinin ölçüsü de fiyatların tüm dünyada homojen hale gelmesidir. Dünyada doğal emtea, örneğin, demir cevheri, ham petrol gibileri veya üretilmiş emtea yani petrol, aluminyum, demir çelik gibi şeyler için fiyatlar işlem ve nakliye maliyetleri düştükçe bu maliyetler bir kenara bırakılırsa, büyük ölçüde homojen hale gelmiştir, yani emtea tüm dünyada hareket eder ve fiyatlar birbirine yakındır. Tüm dünyada neredeyse tek bir fiyat oluşmaktadır. Sermaye de en az emtea kadar akışkandır ve sermayenin fiyatı da giderek oldukça homojen hale gelmektedir. Zaten emteanın ticareti ve hareketi heryerde oldukça serbesttir.Sermayenin hareketi de önemli ölçüde serbest hale gelmiştir.

    Ancak dünyada en hareketsiz olan şey emektir. Bu nedenle global dünyada emek fiyatları birbirine yakınlaşmamış durumda.Yani emtea ve sermayede ucuz olan yerden alıp pahalı olan yerde satmak şeklinde bir arbitraj karı olanağı hızla azaldı. Ama emek ülkeye çakılıdır ve emek fiyatları arasındaki farklılıklar arbitraj ile ortadan kaldırılamaz. Emeğin dünyadaki durumunu ve rolünü anlamak için arbitraj denen kavrama dikkat etmek gereklidir.
    Finansal ekonomide farklı para cinslerinden oluşan mali ürünler, hudutlar ötesi arbitraja tabidir. Ancak reel ekonomide gelişmiş ülkelerle, gelişen ülkeler arasında ayni işin yapılması için emeğe ödenen fiyatlar çok farklıdır. Bu nedenle çok uluslu firmalar, üretimi gelişen ülkelere kaydırdıkça emek maliyetinden inanılmaz boyutta kazanç sağlayabilirler.

    Bugün Çin ve Hindistan gibi ülkelerde emek maliyeti, gelişmiş ülkelerin emek maliyetinin çok küçük bir kısmına eşittir. Ama bu emeğin verimliliği (prodüktivitesi) neredeyse gelişmiş ülke emek prodüktivitesine yanaşmış durumdadır. Gelişmiş ülkelerin dikkat etmesi gereken şey Çin, Hindistan, Brezilya, Filipinler, Malezya, Endonezya, Tayland, Kore Meksika ,Türkiye ve daha birçok ülkede milyonlar değil milyarlarca prodüktivitesi yüksek emekçinin, ortalığa önümüzdeki dönemde dökülecek olmasıdır. Buna karşılık ABD'nin toplam çalışan insanı 150 milyon kişidir.

    Bu durum bir yandan gelişen dünyada yaşam standardının yükselmesi için çok önemli bir gelişme ve global bir dengelenme fırsatıdır. Ama gelişmiş ülkelerde, ABD, Avrupa'da ve Japonya'daysa birçok işin ülke dışına göçmesi anlamına da gelmektedir. Bu nedenle ABD, Avrupa ve Japonya'da işsizlik yapısal hale gelmektedir. Kamu sektörü istediği kadar harcama yapsın, 2008-2009 sonrasında gelişmiş ülkelerdeki resesyon sonrası emek piyası büyük sorun olacaktır. Eğer dünya tamamen açık sermaye piyasalarına sahip olsaydı, döviz kurları bu durum karşısında değişir ve gelişmiş ülkelerde emek piyasası rekabetçi hale gelene kadar, kurlar düşer ve kur kanalı ile emek piyasasaında global dengelenme gündeme gelirdi. Ancak dünyada büyük emek arzı olan Çin ve Hindistan gibi ülkelerin hala döviz kurlarını ve sermaye hareketlerini kontrol ettiği, sabit tutuğu ve değişime fırsat vermediği bir ortamda neler oluyor? Döviz kurları değişmedikçe gelişen ülkelerden işler, gelişen ülkelere göç etmekte. Hizmet sektörü işleri Hindistan göçerken, imalat sanayi işleri de Çin gibilerine göç etmekte.

    Bunun sonucu ne?
    Çin ve Hindistan paralarını sabit kura dayamış, giderek daha fazla emteaa ithal etmekteler ve bu ülkelerin üreticileri, kurların düşük değerli olduğu ortamda emteaya paralarının yüksek değerli olduğundan, ödeyeceklerinden daha fazla ödemekteler. Bunun sonucu olarak gelişen ülkelerde üretim yapan şirketlerin kazançlarının bir miktarı, dünyaya göre daha ucuz ve daha verimli olan yerel emeğe aktarılacağına ve ülkede kalacağına, kısmen emtea ve gıda ihraç eden ülkelere transfer olmakta. Bu ülkelerin 'Sovereign Wealth Fund' adı ile anılan fonlarında biriken paralar da global sermaye piyasalarında borç verilmekte. Yani Çin'in büyük döviz rezervlerine aldanmayın, emteaa satan örneğin petrol veya gıda ihracatçısı ülkelerin toplam fon birikimi de Çin'e benzer. Çin, büyük bir ülke olduğu için birikiminin toplamı büyük gözüküyor. Çok sayıda emteaa satıcısının fon birikiminin toplamı Çin toplamının üstünde.

    Global kriz sonrasında neler olacak? Toz duman kısmen yerine oturduğu zaman neler değişecek? Büyük kamusal açık ve borç ülkelerinin (Batı ve Japonya diye özetleyelim) paraları uzun vadede değer kaybedecek, kaybetmesine engel olunursa da dengesizlikler devam edecek. Diğer taraftan yeni ve rekabetçi gelişen ülkelerin paralarının da değer kazanması gündeme gelecek. Kurlarda bu yönde gelişme olmazsa da, döviz piyasaları sinirli olmaya devam edecek. Emteaa fiyatları ve kur bir arada düşünülürse, gelişen ülkelerde kur düşük değerli ve gelişmiş ülkelerin paraları değerli kalırsa, gelişen ülke daha fazla emtea tüketimi yapar, gelişmekte olanlar ise daha az. Halbuki global dengelenme için gelişmiş ülkelerde tasarruf ve yeni gelişenlerde tüketim artışı gerekli. Bu durumda emteaa ve gıda fiyatları da kurlar gibi baskı altına girer. Emtia fiyatları ve kurlar dengelenmez, ülkeler üstelik enflasyon sarmalına da girerse, faizler yükselir ve borçlu ülkeler de ister gelişmiş ister gelişen ülke olsunlar, borç sarmalı kurbanı olurlar, tüm dünya ülkeleri kamu kesimi ve dolayısı ile ekonomiler etkilenir.

    Yukarıda anlatılanlar düşünülürse, beklentilere endeksli olan dünya hisse senedi piyasalarının da, önümüzdeki orta vadeli uyum döneminde hem emtea fiyatları hem de döviz fiyatları kadar sinirlilik sergilemesi normaldir. Ancak burada tartışılanlar zamana yayılmış, yapısal şeylerdir. Ani deprem beklentisi içine girmek doğru değildir!

    Akşam
     
  4. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Dünyaya güç değil hukuk ve vicdan hakim olmalı!


    Ülkemizde İskenderun'da ve yurtdışında İsrail açıklarında uluslararası sularda gerçekleşen insani felaketler, Türkiye'de haklı bir öfke uyandırırken, ümidimiz dünyada gücü temsil eden ABD ve Avrupa'nın, yani Batı'nın, farklı değerlendirmeler içine gireceğidir.

    Bugün, dünyada güç değil, uluslararası hukukun hakim olabileceğini sergilemeye en çok gereksinim duyulan gündür.
    Konu üzerinde çok yazılıp çizilen bir konu olduğu için başka şeyler söylemiyor ve sözü uluslararası hukuk, siyaset ve dış ilişkiler uzmanlarına bırakıyor, ekonomiye geri dönüyoruz.

    Bu hafta ekonomik gündemde iki önemli konu vardı. Birincisi, dış ticaretle ilgili.

    Nisan ayı dış ticaret dengesi 5,5 milyar dolar açık vererek, piyasa beklentisi olan 5,28 milyar dolardan fazla bir açık ile gerçekleşti. İhracat ise piyasa beklentisinin çok az altında 947 milyar dolar oldu. İthalat rakamı ise beklentilerin az üzerinde 14.93 milyar dolar olarak gerçekleşti.
    Dış ticaret açığı yıllık bazda ise 2,9 milyar dolar artmış oldu. Bu veri ekonomideki canlanmanın güçlendiğinin göstergesi; ama dış ticaret açığındaki artış oldukça hızlı ve doğal olarak bazı kimselerin, dış finansmanın sürdürülebilirliği tartışmalarını gündeme getirmesine yol açabilir.

    Ülkemizde pek kimse dış ticaretin sorun olmasının bizim büyümemiz ile dış alemin büyümesinin ortak ürünü olduğuna inanmıyor.
    Tersine dış denge sorunlarının döviz kurlarından yani paramızın aşırı değerlenmesinden kaynaklandığını düşünenler bol kepçe. Bu kişiler büyük bir yanılgı içinde. Ülke döviz rezervini 2001 krizinden bu yana 20 milyar dolardan 75 milyar dolara çıkartırken, bol kepçe döviz almış durumda ve eğer dövizleri Merkez Bankası toplamasaydı, kur çoktan 1 dolar eşit bir TL haline gelmişti. Kaldı ki o döviz rezervi olmasaydı, krizden çok daha fazla etkilenirdik.

    İlan edilen ekonomik verilerden ikincisiyse para politikasıyla ilişkili. Merkez Bankası Para Politikası Kurulu, 18 Mayıs toplantısı özetini de yayınladı. Nisan 2010 tarihinden bu yana Merkez Bankası'nın stratejisinde önemli değişiklikler olduğu görülüyor.

    Para Politikası Kurulu, şimdi geçmişteki vergi artışlarının etkileri ayıklandığı zaman enflasyonun ana eğiliminde pek değişiklik olmadığını söylüyor.
    Bu nedenle politika faizlerinin bir süre daha düşük düzeylerde seyretmesinin faydalı ve gerekli olduğunu vurguluyor.
    Para Kurulu, mayıs ayında işlenmemiş gıda fiyatlarında belirgin düşüş bekliyor.

    Ancak enflasyon beklentilerinin hala hedefin üstünde seyretmesi nedeniyle fiyatlama davranışlarını yakından takip ediyor.
    Ayrıca bir haftalık repo ihalelerinde faiz oranının yüzde 7 etrafında dalgalanması nedeniyle dalgalanmayı önlemek için ihaleleri sabit faiz oranından miktar ihalesi yöntemi ile gerçekleştirmeye başlamaya karar vermiş bulunuyor. Bu çerçevede gecelik işlemler için ilan edilen borçlanma faizinin 50 puan üstünde, oluşan bir haftalık repo faizini % 7 olarak sürdürüyor.

    Özetle dış ticarette ve faiz oranlarında sürpriz ve beklenmeyen bir değişiklik yok! Enflasyon gidişatından da banka henüz şikayetçi değil!

    Akşam
     
  5. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Hava bulutlu, henüz fırtına yok

    İskenderun'daki ve İsrail'deki çok üzücü insanlık felaketi gelişmeler hem ülke içindeki etnik açılım çalışmalarının hem de Türkiye ile İsrail arasındaki tüm uluslararası ilişkilerin minimuma inmesi ve hatta tamamen kopması durumu ile sonuçlanabilir.

    Bu durumun ülke içinde ve dışında yaratacağı gerilim ve uluslararası siyasi kutuplaşmalar, Türkiye ekonomisinin 2010-2011 büyüme hızını önemli ölçüde etkileme potansiyeli taşıyor.

    Bilindiği gibi hem OECD hem de IMF Türkiye'nin 2010 reel büyüme hızının 2010 Hükümet Programı'ndaki yüzde 3.5 düzeyindeki hedefin çok üstünde gerçekleşeceği, yüzde 6 civarına çıkabileceğini vurgulamışlardı.
    Türkiye'deki büyüme hızının hızlandığı dış ticaret istatistiklerinden de görülebiliyor. Nisan ayı ihracatı 9.5 milyar dolar ve ithalatı ise 14.9 milyar dolar gerçekleşmişti ve bu veriler 5.5 milyar dolarlık bir dış ticaret açığı anlamına geliyordu. İhracat bir evvelki yıla göre yüzde 25.2 kadar artarken, ithalat yüzde 47.4 civarında artmıştı. Ocak-Nisan 2010 dış ticaret açığı ise 17.6 milyar dolara çıkmış, aynı dönemde yüzde 11.3 artan ihracat ve yüzde 36.6 artan ithalat bu sonucu getirmişti. İthalattaki artış hem iç talebin hem de dış talebin canlı olduğunu gösteriyor. Yıllık yani toplam 12 aylık dış ticaret açığı ise, 46.5 milyar dolara çıkmış bulunuyor.

    Ama global ekonomi karıştığı veya seçim ortamında iç veya uluslararası siyaset karıştığı takdirde de, reel büyümenin de yeniden (2011 yılında ) hem ekonomik hem de siyasi nedenlerle yüzde dört düzeyine düşmesi (ama dolayısı ile dış ticaret açığının da biraz daralması) pek de küçük olmayan bir olasılık. Aşağıdaki grafik miktar endekslerine dayanarak nisan verileri ile ihracat ve ithalattaki gelişmeleri özetliyor.

    Grafikte ülkemizdeki ekonomik toparlanma dış ticaret endekslerinde artış ile de açıkça gözüküyor. Tabii baz etkisi de var, tabii siyaset daha da kötüleşebilir, ama hemen kötümser olmamız da gerekmiyor.
    Çünkü siyaseti bir kenara koyarsak, temel ihracat pazarımız olan Avrupa'dan, Yunanistan ve diğer Güney Avrupa ülkelerindeki sorunlar nedeniyle reel büyüme konusunda karışık, bazen iyi bazen kötü istatistikler gelse de ve bu olgu global endişeleri de artırsa da, dünyanın çok uzak çok farklı köşelerinden de, örneğin hem Asya hem de ABD'den oldukça olumlu reel ekonomi ve büyüme verileri gelmekte.

    Örneğin 1.2 trilyon dolarlık Hindistan ekonomisinin 2010 ilk çeyreğinde yüzde 8.6 reel büyüme haberi dün medyaya düştü. Hindistan 2009 üçüncü çeyrek reel büyüme rakamını revize ederek yüzde 8.6 düzeyine yükseltmiş, 2009 dördüncü çeyrek reel büyüme rakamını ise revizyon sonrası yüzde 6.5 düzeyine çıkarılmış. Böylece 2009 yılı bütünü reel büyüme sayısı da 7.4 düzeyine çıkmış bulunuyor.

    2008 yılına kadar yüzde 9 civarında ortalama büyüme yaşayan Hindistan'da büyüme global krizden etkilenerek 2009 yılında 7.4 düzeyine inmiş olsa da, bu yıl büyüme hızının yeniden yüzde 8.5 civarına yükselmesi bekleniyor (Not: Hindistan'da büyüme sayıları yılbaşı - yılsonu arası olarak değil, mart ayından bir sonraki yılın mart ayına kadar süren mali yıl üzerinden hesaplanıyor). Hindistan'da bugünlerde ihracat ve sanayi üretimi patlaması yaşanmakta. Olumlu gelişmeler nedeniyle Hindistan hükümeti 11 milyar dolarlık bir altyapı geliştirme yatırımı fonu kurarak yol ve liman gibi alanlarada yatırım yapmayı planlıyor. Ayrıca yabancı yatırımcılar da Hindistan'a akın etmekte. 2009 yılında kriz ortamında yabancı yatırımcılar Hindistan hisse senetlerine 17.5 milyar dolarlık yatırım yapmışlardı.
    Benzer şekilde genelde, son on yıldır, oldukça problemli bir ekonomi olarak ciddi büyüme zafiyeti yaşayan Japonya'nın sanayi üretimi, artış beklentilerin altında da, olsa mart ayından nisan ayına yüzde 1.3 artarak canlanıyor. Japonya sanayi üretimindeki artış da Hindistan gibi büyük çapta ihracat taleplerindeki artıştan kaynaklanıyor.

    ABD'de ise Kore'de Seul'da Kore Merkez Bankası tarafından organize edilen ekonomi toplantısında konuşan Philadelphia Merkez Bankası Başkanı ünlü iktisatçı Charles Plosser ABD'nin çift dipli büyüme yaşamayacağını gündeme getirirken, gene aynı toplantıda konuşan Chicago Merkez Bankası Başkanı Charles Evans da ABD'de talep ve büyümenin ciddi boyutta arttığını ancak enflasyon kıprdanmadığı için faizlerin yükseltilmeyerek büyümenin devamının sağlanacağını açıklamış bulunuyor.

    Akşam
     
  6. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Meliha Okur : 2 Yunan, 2 İtalyan şirket İMKB yoluna düştü



    Finans merkezi İstanbul'a komşu desteği

    [​IMG]

    Bulunduğumuz coğrafya acılarla yoğrulmuş. 'Kan çölü'ne dönüşmüş. Bölgede uluslararası çekişme tırmanırken, kapalı ekonomiye sahip olan komşularımız, küreselleşmeye uyum sağlamak için kıran kırana yarışıyor.


    ***
    IMF, işin farkında... Kuzey Afrika ve Ortadoğu (MENA) raporuyla durumu ortaya koymuş. Bölgeyi izliyor. Böyle bir dönemde, yıllardır girmek için kapısında beklediğimiz AB'ye üye ülkelerin cebi, bizim de yüreğimiz yanıyor!.. Türkiye, barış derdine düşmüş. AB'li şirketler ise paranın peşinde. AB'nin krize girmiş, kafası karışık güney kanadından esen rüzgâra dikkat etmek gerekiyor.
    ***

    AB'de kriz darbesi yiyen şımarık çocuk Yunanistan ile savurgan İtalya'ya ait pek çok şirket, yönünü bizim İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'na (İMKB) çevirmiş. SPK ile görüşme yapıyor. İMKB'de halka açılıp açılamayacağını araştırıyor.
    Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) Başkanı Vedat Akgiray'la görüştüm. Kendisiyle salı akşamı Türkiye gazetesinin Four Seans Otel'de düzenlenen halka arz toplantısında karşılaştık. Kendisine, "Halka arz seferberliği nasıl gidiyor" diye sorunca, "Çok iyi, daha da iyi olacak" dedi. Arkasından, " Bugün 2 İtalyan, 2 de Yunanlı şirket yetkilisi bizi ziyarete geldi. Görüştük... Türk pazarını çok cazip bulduklarını söylediler. Bize, 'Türk piyasasında halka açılmak için neler yapmalıyız?" dediler. İstedikleri bilgiyi verdik" deyiverdi.
    Vay be...
    Bizim piyasayı Türk tasarrufçusu ve yatırımcısı unutalı çok oldu. Ancak, İMKB, yeni pazar arayan komşu ülkeler için kriz ortamında fırsat olmuş. Paranın mabedi sayılan tüm borsalar, şirketleri kendi borsalarına çekmek için yarışırken bu yolculuk İMKB'ye lig sıçratmaz mı?
    [​IMG]


    [​IMG]

    Sabah
     
  7. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Fenerbahçe'nin stadı ve bilançosu

    Tarih önemli bir şeydir. Ama diğer taraftan da sık sık unutulan bir şeydir. Hele iş futbola geldi mi de, hafızamız siliniverir. Beşiktaş, Bursa, Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor özellikle futbolda kendi taraftarlarına göre ve doğal olarak 'büyüktür'. Ancak hayalde değil sonuçta 'büyük' olabilmek için, AZ Alkmaar, Malmö, Twente, Tromsö gibi rakiplere takılmamamız ve iç değil, uluslararası rekabette başarı sağlamamız gerektiği sık sık unutulur.

    Benim kriterlerime göre büyüklük, hayalden farklı bir şeydir. Fenerbahçe'de 'Büyük Başkan' Ali Şen başkan adayı Vefa Küçük'ün kafasına seçimden önce rakı kadehini koyduğu zaman 'büyüklük' yara almıştır. Veya Aziz Yıldırım döneminde, Saraçoğlu Stadı' nda yayıncı kuruluş kabloları kesildiği gün, Fenerbahçe tarihine 'büyük bir kara sayfa' yazılmıştır. Büyük takımlarda Başkan sigara paketi arkasına kadro yazıp antrenörün eline vermez. Transfere milyonlarca dolar harcamak da büyüklük değildir. Her yılın transfer şampiyonu Real Madrid mi büyüktür, yoksa takımın yarısı altyapıdan gelip, başarıları sağlayan Barcelona mı? Yoksa yabancı yatırımcıya satılıp dev borç batağına giren Manchester United mı?
    Aziz Yıldırım stadı, birçok antrenman ve amatör branş tesislerini yaparak ülke sporuna büyük katkı yapmıştır. Ancak basın ile dalaşması, diğer kulüp başkanlarına bulaşması ve kavga ile gündem değiştirmesi 'büyük ' kavramına sığmayan şeylerdir.

    Büyük takımların mali durumları da sağlam olur. Aziz Yıldırım, müthiş tesisler yapmış ve 'inşaattan ve betondan iyi anladığını' ortaya koymuştur. Ama FB'de mali durum bizce ciddi şekilde endişe yaratan bir boyuttadır. Eğer basın mensupları 'tavan arasına tıkılıp' önlerine de kameramanlar dikilmese, basın mensupları maçı değil, önlerindeki kameraman popolarını izlemeye mecbur kalmasaydı, belki de ülkedeki en iyi tesis denilebilirdi. Peki bu stadın ve kulübün hukuki ve mali durumu ne?
    Geçtiğimiz günlerde Aziz Yıldırım Milliyet gazetesinden bayan L.Ayar'a bir beyanat vermiş ve söyledikleri Milliyet Cadde'nin 1 Haziran Salı günkü dördüncü sayfasında yazılı. Aziz Yıldırım özetle ne diyor?
    'Geçmiş başbakanlardan FB'li Şükrü Saraçoğlu, bu stadın arazisini Fenerbahçe'ye verdirmiş. Sonra 1950'li yıllarda FB ile devlet anlaşma yapmış, 42 bin kişilik stat yapalım ve ortak kullanalım demiş, stat inşaatı 15 yıl sürmüş ve sonunda gelirin yüzde ellisi karşılığı ve maçların sonsuza kadar burada oynanaması hakkı karşılığı stat devlete verilmiş. Yani arazi Fenerbahçe'den çıkmış ve tekrar devlete geçmiş. Bu durumda anlaşma ile Fenerbahçe stadı kiralamış, 49 yıl için 75 milyon ödeyecek. Sonra da stadı tribünleri teker teker yıkarak yapmış. Aziz Yıldırım'a göre stada 100 milyon dolar civarında para harcanmış (bu rakam önemli)! Fenerbahçe stadının tapusu var, iskanı alınmış ve hukuki hiç bir sorunu yok. Ama stat FB'nin malı da değil, Gençlik Spor Müdürlüğü'nün. Stadın tapusunun FB'ye devri için Başbakan Erdoğan söz vermiş, tapuyu ve stadı almak için çalışıyoruz!'
    Aziz Yıldırım'ın sözleri açık. Stat Fenerbahçe'nin değil. FB'de tapusu da yok. Sadece üst kullanım hakkı var. Ama inşaat masrafı yapılmış. 2008 yılında Fenerbahçe Kulübü'nün resmen açıklanan mali tablolarında stat 79 milyon TL değerle duruyordu. Kulüp gelir gider tablosunda da zarar etmekteydi ve bu kümülatif büyük zarar nedeni ile öz varlığı eksiye dönmüştü. Yani kulüp müflis durumdaydı. Bu yıl geçtiğimiz günlerde dağıtılan Fenerbahçe Spor Kulübü resmi faaliyet raporu incelendiğinde ise, müthiş yaratıcı (?) bir muhasebe kaydı ile kulübe ait olmayan stadın geçen yıl 79 milyon TL olan değeri bilançoda varlık olarak 158 milyon TL değere yükseltilmiş, Deloitte de bu kaydın altına imzayı çakmış. Bu sayı geçen yılın iki misli ve yüzde yüz artan büyük bir gayrimenkul değer artışı sergiliyor (kabaca da yüz milyon dolarlık bir değer bu!). Peki bu muhasebe kaydı ne işe yarıyor? Bilançonun pasifindeki eksi öz varlığı, 152 milyon 'Özel Fon' adı ile eklenen toplam gayrimenkul değer artışları artıya çeviriyor. Yani Fenerbahçe aslında bilançosunda 'mali açıdan müflis' de aktifteki varlık olarak yazılmaması gereken stat değeri bir yılda yüzde yüz şişirilmiş. Fenerbahçe kendine ait olmayan stada yaptığı geçmiş inşaat masrafını bilançoya varlık diye yazmış. 2009 yılında stat değerine yüzde yüz zam yaparak, bir değer artış fonu yaratmış ve böylece kulübün dev boyuttaki eksi öz varlığı da artıya dönmüş. Benzer değer artışları tüm varlık kalemlerinde var. Kriz ortamında varlık değerlerinin düştüğü ülkemizde en başarılı yatırımcı Fenerbahçe'nin varlıkları üç rakamlı değer artışı sağlamış(?)! Aslında geçmiş yıl zararları sonucu öz kaynak toplam değeri 71 milyon eksi olacakken, toplam 152 milyon TL sabit varlık değer artışıyla artı 84 TL değerine yükseltilmiş oluyor. Muhasebe (ve denetim) nelere kadir!

    Yanlış anlaşılmasın FB, GS, BJK,Trabzon, Bursa veya herhangi bir futbol kulübümüzün bilanço ve gelir gider tabloları da benzer şekildedir. Fenerbahçe Spor Kulübü'nün resmi kayıttaki borç toplamı da geçmişte yapılmış berbat şirketleşme sonucu ve sportif başarı vermeyen fiyatlı transferlerle hızla artmış; borç toplamının tüm banka borçları, şahıs borçları, avanslar, vergi borçları, bağlı ortaklıklara borçlar hesaba alındığında, kısa vadeli 41 milyon ve uzun vadeli 384 milyon TL toplamı olan kabaca 425 milyon TL (250 milyon dolardan fazla) olduğunu, borç dökümlerinin de bilinmediğini ekleyelim. Bu arada, unutulmasın tüm büyük (?) kulüplerimiz de kabaca benzer mali yapıdadır.

    FB ve Deloitte bir açıklama yaptığı takdirde biz de gerçeği öğrenmeye hazırız ve açıklama geldiği taktirde aynen burada yayınlayacağız.

    Akşam.
     
  8. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Meliha Okur : Patronları Barzani'ye çeken ne?

    Türkiye, İsrail ve İskenderun saldırısıyla boğuşurken "asıl gündem" geri planda kaldı!.. Kuzey Irak Kürt Federasyonu'nun başkanı ve KDP lideri Mesud Barzani, 6 yıl aradan sonra nihayet Türkiye'de. İstanbul tutkunu Barzani, Boğaz'ı ve Türk yemeklerini çok seviyor; halk müziği sanatçısı Bedia Akartürk'e hayran.
    Bu gezi kritik!
    Çünkü ABD'nin 2011'e kadar çekileceği Irak'ta güç oyunu değişiyor.
    Son seçimde oy kaybeden ve yolsuzluk soruşturmalarıyla boğuşan Barzani, ABD'siz Irak'ta "kan kaybetmek" istemiyor. Yeni kurulacak hükümette koltuğunu korumak telaşında. Irak'ta denge politikası yürüten Türkiye ile de ilişkilerini geliştirmeyi ve "ekonomik açılım" yapmayı planlıyor.
    ***
    Geziye, "terör ve siyaset" damgasını vurdu. Ama gezinin İstanbul ayağı farklı... Barzani, burada patronlarla buluşacak. Bir aksilik olmazsa bugün önce TÜSİAD'la bir araya gelecek. Ardından Türk-Irak İş Konseyi üyeleriyle görüşecek. Görüşmelerde yer alacak işadamlarının listesini Başbakanlık özenle hazırladı!.. Tereyağından kıl çeker gibi liste hazırladı.
    Barzani patronları bölgesine yatırıma çağırıyor. K.Irak'ta 6 milyar varil olduğu tahmin edilen petrolün bugünkü değeri 4.5 trilyon doları buluyor. Ayrıca doğalgaz pazarı ile ilgili bir tahmin bile yapılamıyor. Pasta büyük!.. Çukurova Holding'e bağlı Genel Enerji ile Pet Holding yıllardır K.Irak'ta petrol çıkarıyor.
    Açıkçası Türkiye ile K. Irak Yönetimi arasında petrol, enerji ve diğer yatırımlarda bir sorun yok. Ama Bölgesel Yönetim ile Irak Hükümeti arasında petrolün paylaşımında yaşanan sorun bir türlü çözülemiyor.
    ***
    İddialara göre Barzani'nin Mersin ve G.Antep',te yatırımları var. Türk girişimciler ise son 5 yılda K.Irak'ta 3 bin 200 şirket kurdu. 5 milyar dolar yatırım yaptı. Kürt bölgesinde iş ve aş yaratıyoruz.
    Barzani, Türk girişimcilerle yakaladığı bu sinerjiyi geliştirmek istiyor. Türkiye ile kurulacak müttefiklik sayesinde ticari anlaşmaları çoğaltmak istiyor.
    Görünen o ki, Barzani hami olarak Türkiye'yi seçmiş.
    Irak pazarını çok yakından izleyen işadamı Zeynel Abidin Erdem, "Eğer Türkiye akıllı davranırsa K.Irak'ta 10 yılda 20 milyar dolarlık pazar yakalar" diyor.
    Kulislerden yansıyanlara göre, Barzani'nin gezisinin ardından Başbakan Erdoğan da Irak'a gidecek. Şimdiden Dışişleri "Bağdat, Basra ve Erbil'i" kapsayacak bu geziyi planlıyor. [​IMG]



    [​IMG]

    Sabah
     
  9. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Petrol felaket olabiliyor!

    Bazılarınca yüzyılımızın zenginlik göstergesi sayılan petrol ve diğer enerji türleri her zaman mutluluk getirmiyor. Kaldı ki dünyanın ortalama vatandaşları en zengin ülkeleri de petrol ülkeleri değil, tam tersine İskandinav ülkeleri gibileri. Nüfusu kalabalık olmayan, ama eğitim düzeyi yüksek olan ve bilgi ile üretimi birleştiren ve genelde petrol ve diğer enerji kaynakları olmayan ülkelerde refah var. Libya, Venezüella, İran ve Irak gibi daha birçok ülkede de petrol varlığına rağmen diktatörler veya fakirlik veya kavga var. Petrol bulup da petrol zenginliğini tüm vatandaşlarına dağıtan Norveç veya Abu Dhabi gibi birkaç ülke dışında petrol sorun demek!

    Üstelik bu yıl petrol dünya tarihinin en büyük çevre felaketlerinden birisine de sebep olmakta. Meksika körfezinde BP tarafından işletilen 'Deepwater Horizon' denizaltı petrol kuyusu platformunda meydana gelen patlama ABD'nin tüm güney kıyılarında büyük bir çevre felaketinin başlangıcı oldu. 11 kişinin ölümüne sebep olan patlama sonunda, günde yaklaşık bir milyon galon (yaklaşık 4,5 milyon litre) hampetrol denizi kirletmeye başladı. ABD hükümetinin tahminlerine göre patlamanın gerçekleştiği günden beri 68 - 151 milyon litre arasında hampetrol denize akmış durumda.
    Petrol platformunun sahibi olan BP bilindiği gibi dünyanın en büyük üç petrol şirketinden bir tanesi (diğerleri Exxon ve Shell). BP bilinen tüm yöntemlerle petrol sızıntısını önlemeye çalışmakta.
    İlk yapılan deneme 1500 metre derinlikteki kuyuyu bir 'çan' ile kapatmak oldu. Ancak denizde bu derinlikte kullanılan çanın cidarlarının buzlanması sebebiyle uygulama başarısızlıkla sonuçlandı.
    İkinci girişimde kuyuyu lastik parçaları ve elyaf döküntüleri ile takviye edilmiş ağır çamur ile tıkamak ve üstünü beton ile kaplama denemesi de başarısızlıkla sonuçlandı.

    Sonunda, bugünlerde BP yeni bir yöntemi denemek üzere çalışmalara başladı. Bu defa, önce petrolü kuyudan deniz yüzeyine çıkaran boru kesilecek. Sonra gene ilk denemede olduğu gibi bir çanla kuyunun ağzı kapatılacak. Sadece önceki deneyimden ders alınarak çan cidarlarının buzlanmaması için, derine inildikçe çan sıcak deniz suyu ile ısıtılacak. Kuyudan çıkan hampetrol ve gazın büyük bir bölümü böylece hapsedilerek boru ile deniz yüzeyindeki bir gemiye nakledilecek. Bu deneme de günlerce sürecek ve başarılı olacağına dair hiçbir garanti verilemiyor.
    Yapılacak son denemeden de sonuç alınmadığı takdirde sızıntının ağustos ayına kadar durdurulması ümidi kalmayacak.

    Şimdiden 240 km uzunluğunda bir sahil şeridi denize yayılan hampetrol ile kirlenmiş durumda. ABD'nin Okyanus İdaresi Meksika Körfezi'nin dörtte birinde balık tutulmasını yasaklamış durumda. Kirlilik 157.000 km2 (Türkiye'nin beşte birinden daha geniş bir alan) deniz yüzeyini kaplamakta. Geçtiğimiz hafta, ilk defa araştırmacılar, patlamanın olduğu noktanın 120 km kuzey batısında, denizin derinliklerinde de büyük bir hampetrol yayılması tespit etmiş durumdalar. Tabii en büyük felaket yüzeydeki ve derinliklerdeki hampetrolün körfezdeki akıntılar vasıtasıyla Atlantik Okyanusu'na yayılması.

    Başkan Obama, bölgeyi son ziyaretinde, bu bölgede çevre kirliliği ile mücadele eden 20.000 kişilik çalışan sayısının üç kat artırılması talimatını verdi. Ayrıca ABD Temsilciler Meclisi geçtiğimiz hafta petrol vergisini 8 cent'ten 34 cent'e çıkararak benzeri çevre kazalarınla mücadele etmek amacıyla bir fon kurulmasını kabul etti.
    Kısa bir süre önce ABD kıyılarında yeni petrol aramaları için izin veren Başkan Obama, Meksika Körfezi'ndeki bu olay üzerine, Alaska, Virginia ve Meksika Körfezi'ndeki 40 kadar kuyu açma izni ve petrol arama çalışmasını iptal etti veya şimdilik durdurdu.

    Bugüne kadar görülen en büyük çevre felaketlerinden biri olan bu kaza diğer taraftan BP gibi büyük bir uluslararası şirketin varlığını da tehlikeye soktu. 2009 yılında 240 milyar USD satış yapan ve son dört yılda 60 milyar dolar net kazanç sağlayan şirket şimdi büyük masraflar ve ileride oluşabilecek tazminat talepleri ile karşı karşıya.
    ABD Adalet Bakanlığı olayda yasadışı bir durum veya ihmal olup olmadığını incelemekte. BP, bugüne kadar sızıntıyı önlemek için, bir milyar USD harcama yapmış durumda. Fakat bundan daha da önemlisi ileride şirkete karşı açılabilecek 60 milyar USD tutara varabilecek tazminat davaları. Piyasalar BP'ye olan güveni kaybetmiş vaziyette. Son altı hafta içerisinde şirketin borsa değeri % 50 düşerek rakibi Exxon'un yarı değerine geldi.

    Akşam
     
  10. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Macaristan Avrupa'yı niye salladı?


    Geçtiğimiz günlerde sorumsuz davranan bir yeni Fidesz Partisi başkan yardımcısının sözleriyle Macaristan'da piyasalar, ülke parası ve borsa kaosa girmiş; ülkenin borç senetlerine satış gelmiş ve 'Avrupa'da bir Yunanistan vakası daha ortaya çıktı!' dedikodusu da gündeme gelmişti; euro bile hızla değer kaybetmişti! Peki Macaristan bu kaosa nasıl girmişti?

    - Macaristan'da 2010 yılının Nisan ayının son haftasında yapılan seçimden sonra, hükümete gelen orta-sağ eğilimli Fidesz Partisi oyların üçte ikisini alarak sosyalistleri geçmişti. Hükümeti kuran 46 yaşındaki Victor Orban yıllar evvel Ruslara karşı baş kaldırıp Rus askerlerinin çekilmesini talep ederek şöhret kazanmış, ve Fidesz Partisi Başkanı olarak 1998-2002 arasında başbakanlık yapmış, ancak 2002 ve 2006 yıllarında ise seçimleri kaybetmişti. Orban 2002 seçimlerinde kaybederken de çılgın devlet harcamaları yaparak gitmişti. Orban muhalefetteyken sosyalistleri yabancı yatırımcılara tarım arazilerini satmak, vergileri yükseltmek, kamu harcamalarını kısmak ve tam 18 ay evvel de (2008 yılında) IMF'den 27 milyar dolar alarak mali sıkılaştırmada anlaşmaları için eleştirmişti. Ona göre ülke vergileri düşürmeli, bütçe açığını büyütmeli, büyümeyi arttırmalı ve gelecek on yıl içinde, 10 milyon nüfuslu ve 3.8 milyon kadar işgücü olan Macaristan'da, bir milyon yeni iş yaratmalıydı. Orban özellikle Slovakya'da yaşayan etnik Macarlara da otomatik vatandaşlık vermeyi vaat ettiği için komşu Slovakya ile de sorunlar ortaya çıkmıştı.

    - Perşembe günü, seçimi kazanan ve işe başlayan Fidesz Partisi'nin Başkan Yardımcısı Lajos Kosa, aniden Macaristan'ın Yunanistan tipi bir mali çöküş içinde olduğunu kamuoyuna açıklamıştı. Daha evvelki Fidesz dönemlerinde maliye bakanlığı yapmış olan Mihaly Varga ise ayni gün 2010 yılı için yüzde 3.8 olarak planlanan bütçe açığının yüzde 7- 7.5 arasında gerçekleşeceğini belirtmişti. Varga 72 saat içinde ülkenin durumunu tespit ederek halka açıklamak için kurulan bir ekibin de başına geçmişti. Ülkeyi tanıyan yabancı yorumculara göre ya ülke mali disiplini bırakmak ve ücretler ve emekli maaşlarına zam yapmak ve büyük inşaat projelerine başlamak yani popülizm için zemin hazırlıyordu; veyahut da geçmiş hükümetler, Yunanistan gibi, kamu maliyesinin durumu konusunda yalan söylemişlerdi. Macaristan Ulusal Merkez Bankası ise acilen bir açıklama yapıyor ve kendi tahminlerine göre ülkenin bütçe açığının yüzde 4.5 düzeyini aşmayacağını belirtiyor, enflasyon hedefi olan yüzde 3 üzerinde ise bir değişiklik yapmıyordu. Ortalık iyice karışınca da, Başbakan Victor Orban'ın Basın Sözcüsü Peter Szijjarto, bir yandan mali durumun vahim olduğunu vurgularken, diğer taraftan Macaristan'ın Yunanistan'a benzemeyeceğini gündeme getirdi.

    - Ancak bir olayın da hatırlanması gerekiyor. Macaristan'da Nisan ayı başında Sosyalist Partinin Başbakanı Ferenc Gyurcsany istifa ettiğinden, Gordon Bajnai tarafından 'geçici kriz hükümeti' olarak ve vergiler arttırılarak mali durum biraz toparlanırken, seçime gidilmişti. Ayrılan sosyalist Ferenc Gyurcsany'nin istifa nedeni de, 2006 yılında seçimleri kazanmak için yalan söylediğini, ülkenin mali durumunu olduğundan çok farklı gösterdiğini itiraf ettiği bir konuşmanın, kamuoyuna sızdırılması ve bu nedenle ülkede isyanlar çıkması olmuştu. Avrupa ekonomik, mali ve parasal işler komisyoneri Olli Rehn Güney Kore'de G20 toplantısından seslenerek Macaristan'ın iflas riskinin olmadığını vurgularken, Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ise Macaristan'ın derhal mali durumu düzeltme önlemi alması gerektiğini belirtti. Cumartesi günü, iki gün evvelinde ortalığı karıştıran ama Fidesz adına tekrar konuşan Mihaly Varga da, geri adım atarak Macaristan'ın iflasının söz konusu olmadığını belirterek rota değiştirmişti.

    - 2009 sonu verilerine bakılırsa, Yunanistan ve Macaristan kabaca benzer; 10 milyon civarında nüfusa sahip, ancak diğer ekonomik verileri farklı iki ülke. Yunan ekonomisi GSYİH olarak hem satın alma gücü paritesi hem de nominal dolar olarak 342 milyar dolar hacminde. Kişi başına gelir 32 bin dolar. Toplam çalışan 5 milyon kişi. İşsizlik yüzde 12 civarında. Bütçe açığı yüzde 10.5 civarında. Kamu borcu GSYİH oranı olarak yüzde 113. Cari açık 41 milyar veya yüzde 7, ihracat 21, ithalat 64 milyar dolar. Ülkenin döviz rezervi 3 milyar dolar, çünkü euro tek para sisteminde kur defansı yapması gerekmiyor. Ama devalüasyon ile rekabet arttırma şansı da yok. Ülkenin toplam borcu 552 milyar dolar. 43 milyar dolarlık da yabancı sermaye yatırımı stoku var.

    - Macaristan ekonomisi ise daha küçük bir ekonomi. 2009 sonu itibarı ile IMF'den 2008 yılında almış olduğu 27 milyar dolarlık krediden kullanmadığı bir kesim var. Macaristan euro sistemine geçmiş değil, yani Yunanistan'ın tersine parasını devalüe ederek rekabet gücünü arttırma şansı var. Macaristan, Yunanistan'dan oldukça küçük bir ekonomiye sahip. GSYİH satın alma gücü paritesi ile 185 milyar dolar, nominal kurlarla ise 126 milyar dolar. 2009 reel büyümesi eksi yüzde 6.7 civarında tahmin ediliyor. 2009 yılında kişi başına geliri 18.600 dolar (satın alma gücü paritesi ile). Macaristan'da işsizlik oranı yüzde 11.8. Ülkenin kamu borç stoğu GSYİH oranı olarak yüzde 78. İhracatı 84 milyar dolar, ithalatı ise 77 milyar dolar, cari denge açığı ise 1 milyar dolar kadar, sıfır yani. Döviz rezervleri ise 44 milyar dolar civarında. Ülkede 238 milyar dolarlık yabancı sermaye yatırımı stoku var. Ülkenin kısa vadeli döviz borcu ise GSYİH oranı olarak yüzde 2-3 civarında.

    - Özetle, Macaristan mali açıdan Yunanistan'a benzemiyor, sadece siyasetçilerin davranışı ve kavgaları benziyor. Aslında Yunanistan ve Macaristan Avrupa'nın hem nüfus hem GSYİH açısından küçük ülkeleri, Federal Hükümet olsaydı işlerinin kolay olması gerekirdi. AB 27 içinde üretimde Almanya yüzde 20, Fransa 16, İngiltere 14, İtalya 13, İspanya 9 ve Hollanda 5 üretim payına sahip. Geri kalan 21 ülke ise toplam yüzde 24 üretim payı sahibi. Yunanistan yüzde 1-3 payı olan İsveç, Belçika, Avusturya, Danimarka, Polonya, Finlandiya, Portekiz, İrlanda ve Romanya ile ayni ligde. Macaristan ise payı yüzde 1'den küçük olan Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Lüksemburg, Slovenya, Litvanya, Bulgaristan ve Kıbrıs Rum Kesimi ile benzer. Letonya, Estonya, Malta ise üretimde çok minikler!

    Akşam
     
  11. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Dünya Kupası'nın ekonomik değeri


    Belki de dünyanın en üretken ve en çok okunan spor yazarı olan Simon Kuper, hem Türkiye'yi ve Türk futbolunu hem de Güney Afrika'yı çok iyi tanıyan bir spor insanıdır. Türkiye'yi tanır, çünkü defalarca ülkemize gelmiş bir arkadaşımızdır. Her uluslararası turnuvada veya maçta da Türk milli takımı veya kulüp takımlarını yakından izler, Türk spor yazarları ile konuşur ve görüşür, arkadaşlık eder.

    Tabii Güney Afrika denen ülkeyi ve takımlarını da daha yakından izler, çünkü kendisi şu anda Paris'te yaşasa da, aslında Güney Afrika doğumlu ve Hollanda kökenli bir 'beyaz' kişidir. Babasının görevi nedeniyle 1969 yılında Uganda'da doğmuş, ama hep Johannesburg'da oturmuş, büyümüş ve sonra ailesi ile genç yaşta Hollanda'da Leiden'a göç etmiştir. Babası Adam Kuper bir öğretim üyesi antropologdu, Hollanda'da Leiden'da çalışarak öğretim üyesi yaşamını bitirdi. Simon kendi ise Oxford'da ve Harvard'da, tarih ve Almanca okudu, ama sonunda spor yazarı olmayı seçti ve antropolojik spor kitapları ile birçok ödül kazandı. Guardian, Observer, Financial Times gibi yayınlarda sosyal içerikli spor yazıyor. Ajax ve Liverpool sempati duyduğu takımlardır.

    Simon bizde olsa 'hayta' sayılırdı, çünkü bizde 'Oğlunuz hiç bir şey olamazsa spor yazarı olur!' gibi bir imaj yaygın şekilde vardır. Sosyologlarımızın çoğu bile, toplumun yarısını çılgına çeviren futboldan nefret ederler, 'toplumun afyonu' sanırlar. Halbuki futbol hayatın ta kendisidir!

    Kuper, 5 Haziran 2010 günü yazdığı bir yazıda 1985 yılında Johannesburg'da büyükannesinin evinin bahçesinde diğer çocuklarla futbol oynarken 'apartheid' denen ırk ayırımcılığı sisteminin değişebileceğini aklından hiç geçirmediğini ve üstelik 2010 yılında Güney Afrika'da her ırka açık bir Dünya Kupası'nın organize edilebileceğini hayal bile edemediğini söylüyor.

    Ona göre 11 Haziran 2010 günü başlayacak olan bu turnuvanın en önemli özelliği artık ırk ayırımı olmayan, nüfusu özgür ve beyaz-siyah karışık ve gerçek demokratik bir (sorun bol olsa da) ülkede gerçekleşiyor olması. Bazıları Güney Afrika'nın yeni inşa ettiği müthiş modern stadyumların ve sorunsuz bir turnuvanın, ülkeyi 'World Class' durumuna getireceğini söylüyorlar. Dünya Kupasının Güney Afrika'ya büyük ekonomik katkı getireceğini de ekliyorlar.

    Simon Kuper'e göre statlar turnuva biter bitmez pek kullanılmayan tarihi binalar olarak atıl kalacaklar. Ülkenin ekonomisi de turnuva nedeni ile gelmeyen esas turistler nedeniyle turizm geliri ziyanı yaşayacaklar. Turnuva biletleri zaten pek satılmamış. Yabancı medya ise daha şimdiden ülkedeki suç oranının yüksekliğini konuşuyor.

    Yani konuşulan ekonomik, fayda pek gerçekleşmeyecek gibi gözüküyor. Ama bu galiba önemli değil!

    Simon Kuper'e göre Güney Afrika'nın 'World Class' olması için futbol turnuvasına ve statlara ihtiyacı zaten yoktu. Kuper aktarmış: Yazar Njabulo Ndebele bu ilkbaharda London Book Fair adlı kitap sergisinde yaptığı konuşmada Güney Afrika'da bugün herkesin, deri rengi ne olursa olsun, sürekli ve serbest konuştuğunu, ve herkes birbiri ile anlaşmamaya yeminli gibi gözükse de bunun inanılmaz bir değişim olduğunu, nüfusun yüzde 90'ını oluşturan siyahilerin ağızlarını tamamen kapamalarının emredildiği ve sustuğu, Dünya Kupasının 1976 yılına kadar televizyondan bile gösterilmediği bir ülkede, ayırımcı ortamdan demokratik ortama geçişin hızla nasıl gerçekleştiğinin hikayesinin, Güney Afrika'yı 'World Class' yapmaya zaten yettiğini vurgulamış.

    Bilinen bir şey pek değil ama Simon Kuper da altını çizmiş. Bugün Güney Afrika'daki Dünya Kupasının Organizasyonun başı olan kişi, Dr.Danny Jordan da, aslında hızlı bir anti-apartheid savaşçısı imiş. 1976, 1985 yıllarının acı olaylarını ama sonunda 1990 yılında Nelson Mandela'nın hapishaneden çıkmasını ve 1994 seçimlerinin sulh içinde ve olaysız geçmesini, Bafana Bafana denen Güney Afrika futbol milli takımının 1996 yılında çift ırklı bir takımla Afrika Kupasını kazanmasını ve bugünkü Dünya Kupasını organize etme hakkının elde edilmesi olaylarının olguların önemli aktörlerinden ve en yakından yaşamış biri Danny Jordan. Danny, 'Kaç insan hayatında bütün bunları yaşayabilir, ben yaşadım ve çok mutluyum. Ama unutmayalım, Güney Afrika yoldan gitmeyi kendi seçti, kimse bizim adımıza tercih yapmadı!' diyor.

    Bu Dünya Kupası turnuvası boyunca, hem ekonomi, hem sosyal olgular ve hem spor yani futbol içerikli yazılar yazacağız. Ama bugün Güney Afrika geçmişine tarihi bir girizgah yapalım.

    Hollandalılar Güney Afrika'ya ilk defa 1652 yılında gelmişler ve ticaret merkezi olarak en güney nokta Ümit Burnu yakınında Cape Town'ı kurmuşlar. 1806 yılında İngilizler Ümit Burnu bölgesini işgal etmişler ve İngilizler gelince kuzeye ve içerilere göç eden, ve Boer ve daha sonra Afrikaaner denen Holandalılar, Johannesburg civarında elmas madenlerini ve 1886 yılında da altın madenlerini bulmuşlar. 1899-1902 arasında İngilizlerle Hollandalılar arasında, Boer War denen uzun savaş çıkmış, İngilizler savaşı kazanmış. 1910 yılında bir Beyaz Birlik haline gelen Güney Afrika, 1961'de Apartheid kabul eden ırkçı yalnız beyaz ülkesine çevrilmiş. Nelson Mandela liderliğindeki ANC ise bu sistemle savaşarak toprakların esas sahibi siyah yerlilerin haklarını sökerek almış. 1994 yılında ilk demokratik ve herkese açık seçim yapılmış. Ancak son yıllarda ANC içinde siyasi çekişme görülüyor. Eylül 2008 tarihinde Başkan Mbeki istifa ediyor ve yerine kısa süre için Parti Genel Sekreteri Kgalema Motlanthe geliyor. Nisan 2009 tarihinde ise şimdiki Başkan Jacob Zuma görev alıyor. Tabii işi zor!

    Akşam
     
  12. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Avrupa ve euro nereye gidiyor?


    Euro haftaya dolar karşısında 2006'dan bu yana en düşük seviye olan 1.18 seviyelerini gördükten sonra 1.19 seviyesinden başlamıştı. Bu seviye aynı zamanda euronun 1999 yılındaki ilk gününde dolar karşısındaki değeriydi. Aşağıdaki grafikte de görüldüğü üzere, euro ABD Doları karşısında bu yılın başında 1.46, iki sene önce de 1.58 seviyelerindeydi. Grafikte de görüldüğü üzere 1999 yılından itibaren euro, önceleri değer kaybederken 2001-2002 döneminden sonra istikrarlı bir şekilde değer kazandı. Ancak 2008 yılında hızla değer kaybeden euro, ABD'deki mortgage krizi sonrasında, yeniden değer kazandı. Son dört ayda ise, euro oldukça keskin bir şekilde değer kaybediyor. Bugün euro, 2010 Ocak ayına göre ABD doları karşısında yüzde 18 oranında değer kaybetmiş bulunuyor.
    Euronun değer kaybının gerisinde Avrupa'nın bilinen ve devam eden problemleri var. AB'nin üye devletlerinin kamu finansmanı ve kamu borcu problemi karşısında euroda görülen bu değer kaybı, uluslararası yatırımcıların güvensizliğini yansıtıyor. Bu açıdan, bir trilyon euroya yaklaşan kurtarma paketi de, Avrupa Merkez Bankası'nın birliği rahatlatma çabaları da zorlanmakta.

    Ancak ortalıkta bol miktarda kötü, gene bol miktarda iyi haber var. Bir kötü haber örneği, Macaristan konusundaki endişelere esir düşen AB ticari bankalarından geldi. AB Merkez bankasından pazartesi yapılan açıklamada Avrupa'daki ticari bankalar, son günlerde rekor düzeyde, 351 milyar euro kadar bir fonu çok düşük getiri veren gecelik mevduat şeklinde AB Merkez Bankası'na yatırmışlar. Bu para piyasasında risk algılamaları içindeki bankaların birbirine itimat etmediğini gösteren bir gelişme.
    Diğer taraftan bir de olumlu gelişme örneği vermek gerekirse, AB Ekonomik ve Parasal İşler Komisyoneri Ollie Rehn Lüksemburg'daki AB Maliye Bakanları toplantısı esnasında yaptığı basın açıklamasında, üst üste ikinci defa ve üzerine basarak, 'Macaristan'ın konuşulduğu gibi bir sorunu olmadığını, mali yapısının Yunanistan'a hiç benzemediğini' vurguladı. IMF Başkanı D. Strauss-Kahn da Macar tarafı ile yaptığı görüşmeden sonra 'Macaristan konusunda endişeli olmamız için bir neden yok!' derken, Macaristan Ekonomi Bakanı György Matolcsy de pazartesi günü 'Yüzde 3.8 düzeyinde planlanan bütçe açığı hedefini tutturacağız!' beyanatını güçlü bir şekilde yineledi. Bu açıklamalar sonrası Macar parası Forint yeniden değerlendi.

    Kaldı ki, euronun değer kaybetmesinin Avrupalı ihracatçılar açısından olumlu bir yönü de var.

    İki hafta önce Financial Times'ta yazan ABD'nin MIT üniversitesinden iki ekonomi profesörü Ricardo Caballero ve Francesco Giavazzi, euronun değer kaybına bu cepheden bakarak, güçsüz yani değer kaybetmiş euronun Avrupa'nın problemlerini çözmesi için gerekli olduğunu söylüyor. Buna teze göre, değer kaybetmiş euro, problem içindeki Güney Avrupa ekonomilerine ihracat rekabeti açısından katkı sağlayacak. Örneğin problemli Yunanistan, kendi para birimi Drahma'yı bıraktığı ve eurodan çıkamayacağı için devalüasyon seçeneği bulunmuyor. Ancak Yunanistan'ın ihracatının yarısından fazlası AB dışı ülkelere yapılıyor. Yunanistan'ın AB dışı ekonomilerle yaptığı dış ticaret açısından, euronun değer kaybetmesi, Yunan ihracatçılarını rekabet edebilir hale getiriyor. Caballero ve Giavazzi'ye göre Yunanistan'ın dış ticaret açığı sorununun çözülüp ihracatın artması için euronun yaklaşık yüzde 30 değer kaybetmesi gerekiyor.
    İhracata ek olarak, Yunanistan'ın borcunun çoğu da euro türünden ya da euroya endeksli. Ayrıca, AB'nin en büyük ekonomisi Almanya'nın da euronun değer kaybından faydalanarak iç talebi artırabileceği vurgulanıyor. Bu nedenlerle, Avrupa Merkez Bankası'nın faizleri uzun süre düşük seviyelerde tutarak iç talebin toparlanmasına yardım etmesi gerekiyor. Aynı zamanda AB'li politikacıların euronun değer kaybetmesini önlemek yerine bundan faydalanmak yoluna gitmeleri gerektiği tavsiye ediliyor.
    Ancak euronun değer kaybının ihracatçılar açısından getireceği faydaların yanında bazı negatif etkileri de söz konusu. Öncelikle döviz kurunun devalüasyonu ile ihracatın artırılması sadece kısa vadede işleyen bir yöntem. İhracatın aksine döviz kurunun değer kaybetmesi, petrol ve diğer hammadde ithalatçıları açısından son derece olumsuz. İthal hammadde kullanan üreticilerin ve ihracatçıların döviz kurundaki değer kaybından hem olumlu hem de olumsuz etkilenmeleri söz konusu. Diğer yandan, döviz kurundaki değer kayıpları hem iç talebi olumsuz etkiliyor hem de uzun dönemde enflasyonist etkilere neden oluyor. Uzun dönemdeki bu etkiler hem yatırımları, hem verimliliği, hem de rekabet gücünü olumsuz etkiliyor. Kısa dönemde ihracatın artırılması ile gelecek büyüme performansı da, uzun dönemde verimlilik ve rekabet kaybı nedeniyle gölgede kalıyor.



    Akşam
     
  13. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Sanayi üretimi formda!


    Sanayi sektöründe çift basamaklı üretim artışı devam ediyor. İlk çeyrekte ortalama yüzde 17.3 oranında artan sanayi üretimi nisan ayında da hız kesmeyerek yüzde 17 oranında arttı. Böylece aralık-nisan arasındaki beş aylık dönemde ortalama yüzde 19 oranında sanayi büyümesi gerçekleşti.
    Kuşkusuz sanayi üretim artışının çift basamaklı ve yüzde 20'ye yakın oranlarda gerçekleşmesinin gerisinde baz etkisi dediğimiz, geçen yılın aynı dönemindeki üretim performansının düşük olmasının payı var. Ancak TÜİK'in mevsimsel dalgalanmalara ve aylık işgünü sayısına göre düzelttiği endeks sanayi üretimindeki güçlü performansın nisan ayında da devam ettiğine işaret ediyor.

    TÜİK tarafından düzeltilmiş endeks mart ayında 113.9 seviyesindeydi. Nisan ayında ise 114.8 seviyesine yükseldi. Yani aylık yüzde 0.8 oranında arttı. Düzeltilmiş endeksteki aylık yüzde 0.8 oranındaki artışın yıllık bazda yüzde 10 oranında büyümeye karşılık gerdiğini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Bu nedenle sanayi sektörünün üretim performansında baz etkisinin de ötesinde bir canlılık söz konusu.

    İmalat sanayi sektöründe kapasite kullanımı ise bir ay önden ilan edilmekte ve Mayıs 2010 tarihinde geçen yılın aynı ayına göre 9.2 puan ve bir önceki aya göre de 1.3 puan artarak yüzde 73.4 düzeyinde gerçekleşmişti. Aşağıdaki grafikte aylık verilerde hem sanayi üretiminin hem de kapasite kullanımının arttığını ve artmaya devam edeceğini de görmek mümkün.

    Sanayi üretiminin son üç ay göz önüne alarak yıllık büyüme temposunu hesaplarsak yüzde 14 gibi yüksek bir orana ulaşıyoruz. Aşağıdaki grafikte TÜİK tarafından düzeltilmiş sanayi üretim endeksinin aylık artış oranı ile hareketli üç aylık ortalamalara karşılık gelen yıllık büyüme temposu yer alıyor:

    Sanayi Üretimi: Mevsimsel Düzeltilmiş ve Yıllıklandırılmış
    Grafiğe göre 2008 sonu ve 2009 başında yaşanan ekonomik küçülmenin ardından sanayi sektöründe yaklaşık bir yıldır devam eden güçlü bir büyüme temposu var. Sanayi üretiminde çift basamaklı seviyelerde dalgalanan yıllık büyüme temposu, GSYH verilerinde de büyümeyi yukarıya çekecek. Bu ay sonu açıklanacak birinci çeyreğe ilişkin GSYH verilerinde çift basamaklı ve muhtemelen yüzde 15'in üzerinde büyüme oranları göreceğiz.
    Nisan ayındaki sanayi üretimi performansı ikinci çeyrekte de büyüme oranının yüksek olacağına işaret ediyor. İzlediğimiz kadarıyla, hem ihracatta görülen artışlar, hem de iç talepte görülen toparlanma sanayi üretimini yukarı çekmeye devam ediyor.

    Ancak Avrupa'daki problemlerin özellikle mayıs ve haziran aylarında zirveye çıktığını göz önünde bulundurursak, bu aylara ilişkin verileri de yakından izlememiz gerekiyor. Avrupa'daki problemlerin etkisi son günlerde döviz kurlarında yukarı yönlü hareketliliğe neden oldu. Döviz kurlarındaki dalgalanma, girdi maliyetleri kanalıyla sanayi üretimini olumsuz etkileyebilir. Aynı zamanda, artan kur volatilesinin beklentiler üzerinde de olumsuz etkileri olacağından iç talepte de duraklama görülebilir. Bu aşamada Merkez Bankası'nın faiz düzeyini düşük tutuyor olması ve Türkiye'nin Yunanistan ve Macaristan gibi Avrupa'daki problemli ekonomilere göre daha olumlu bir görünüme sahip olması, önemli avantaj. Bu faktörler Türkiye'nin Avrupa'dan ayrışıp daha dinamik yapısıyla daha hızlı büyümesine izin veriyor. Bu nedenle Avrupa'daki problemlerin etkisinin sınırlı kalacağını, yıl genelinde de büyüme oranlarının resmi tahminleri aşacağını düşünüyoruz.

    Akşam
     
  14. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Almanya ciddi kemer sıkıyor!


    Almanya 2. Dünya Savaşı sonrasındaki en büyük tasarruf paketini pazartesi günü açıkladı. Koalisyon partilerinin hafta sonunda yaptıkları pazarlık maratonu sonunda 2014 yılına kadar Almanya devlet harcamalarında 80 milyar euro kısıntı yapacak. 2011 yılı bütçesi için en az 11,2 milyar euro tutarında bir tasarruf öngörülüyor. Bu da Türkiye açısından iyi bir gelişme değil !

    Bu yeni ekonomik paketin en fazla sosyal harcamaları azaltması Almanya'nın siyasi hayatında (ve tabii Merkel'in siyasi hayatında ) oldukça büyük tartışmalar yaratacağa benziyor.

    FDP'nin 'vergi indirimi' programıyla girdiği 2009 seçimleri sonucunda eriştiği %14,6 oy oranı son aylarda devamlı düşerek haziran ayı başında % 6'ya kadar gerilemişti. Her ne kadar, tütün mamulleri vergisinde, gelir vergisi ve KDV'de bir artış öngörülmüyorsa da, yeni ekonomik tedbirlerle oyların daha da düşmesi büyük bir olasılık. Eğitim ve araştırma harcamalarında da kısıtlama öngörülmüyor. Ancak 2013 Federal Meclis seçimlerine muhalefet partilerinin daha güçlü girecekleri de bir gerçek.

    Sosyal harcamalarda yapılacak geniş kısıtlamalar yanında, devlet memuru sayısında 15.000 kişilik bir kadro kısıntısı yapılacak. Ayrıca 250.000 mevcudu olan Federal orduda da profesyonel ve yedek kadrolar 40.000 kişi azaltılacak.

    Büyük enerji kuruluşları da tasarruf tedbirlerinden paylarını alıyorlar. Nükleer enerji santrallarının kullanma süreleri kısa bir süre önce uzatılmış, böylece enerji kuruluşlarının kazançları artırılmıştı.

    Şimdi yeni bir 'yakacak vergisi' ile bu kuruluşların kazançlarının 2,3 milyar euroluk bölümü geri alınacak. Ayrıca hava ulaştırmasına ve finans işlemlerine de yeni vergiler konacak. Yüksek enerji kullanan işletmelere verilen çevre teşvik paketinde yapılacak indirimle devlet 1,5 milya euro tasarruf sağlayacak.

    Tedbir paketinin en büyük bölümü sosyal harcamalardaki kısıtlamalardan oluşuyor. İşsizlere ikinci yıl verilen ücretlerden yapılan kesintilerin tutarı 200 milyon euro, Hartz-IV ödemelerinden (uzun süreli işsizlere yapılan ödemeler) yapılacak kesintiler 1,8 milyar euro tutarında. İşsizlik sigortası için bütçden yapılan ödemelerde 1,5 - 3 milyar euro indirim öngörülüyor.
    Demiryolları bugüne kadar kazancını kendi sermayesine katıyordu. Bundan böyle her yıl 500 milyon euro devlet bütçesine katkıda bulunacak. Prusya krallarının oturduğu Berlin Sarayı'nın restorasyonunun 2014 yılına ertelenmesi ile 400 milyon euro tasarruf sağlanacak.

    Almanya Başbakanı Merkel bu tedbirler paketini, 'Başta İspanya ve Yunanistan olmak üzere pek çok Avrupa ülkesi ekonomisini düzlüğe çıkarmak için sert tedbirler almakta. Avrupa'nın en büyük ekonomisi olan Almanya da iyi bir örnek olmayı görev kabul etmektedir' sözleriyle kamuoyuna sundu.

    Oldukça hızla gelişen euro krizi için AB tarafından planlanan 750 milyar euro tutarındaki finans paketi ve Yunanistan'ın iflastan kurtarmak için euro bölgesi ülkeler tarafından sağlanacak 110 milyar euroluk yardımda en büyük pay Almanya'ya düşmekte.

    Başbakan Merkel'in bu durumda, aslında hassas bir dengede duran Almanya bütçesini kurtarmak ve devlet borçlanmasını makul sınırlar içerisinde tutabilmek için tek çaresi bu tedbirler paketini yürürlüğe koymak olmuştur. Böylece % 5 dolaylarında olan bütçe açığı AB kurallarına uygun olarak, 2013 yılına kadar, % 3 seviyesine indirilebilecek.
    2010 yılında 1.084 milyar euroya çıkan devlet borçlarının artış hızı da düşürülecek. 2010 yılında 80,2 milyar euro olan borçlanma ihtiyacı 2016 yılında 10,5 milyar euroya düşürülmüş olacak.

    Tedbir paketine ilk tepkiler doğal olarak muhalefet partilerinden ve sendikalardan geldi. SPD lideri Sigmar Gabriel, 'Anamız, işverenleri ve FDP taraftarlarını çamaşır makinesinin en hassas programında yıkarken, işsizleri ve aileleri santrifüjün en hızlı devresinde sıktı' sözlerini kullanmakta.
    Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth, 'Bu tedbirler paketi sosyal bir buz dönemini, geleceğin unutulmasını ve küresel sorumsuzluğu beraberinde getirmekte' diyerek tepkisini dile getirmekte.
    Sol parti lideri Gregor Gysi kısaca, 'Sosyal barışa ve demokrasiye vurulmuş bir darbe' demekte.

    Alman Sendikalar Birliği (DGB) Başkanı Michael Sommer ise, 'Bu sosyal çarpıklık siyaseti için duyduğumuz hiddeti ve bu yanlış yolu düzeltmek için kararlılığımızı kimse ciddiye almamazlık etmesin' demekte.
    Kriz Alman siyasi hayatını da bunalıma sokuyor. Merkel de bu öfkeden nasibini alıyor. Bize de durgunluk faturası çıkabilir!

    Akşam
     
  15. arasambulsam

    arasambulsam New Member

    Katılım:
    9 Temmuz 2011
    Mesaj:
    9
    Ödül Puanları:
    0
    Teşekkürler
     
  16. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek

Bu Sayfayı Paylaş